Güçlü kamu ekonomisi, zayıf devlet: Marksizm, devrim, demokrasi
Anaakımcılar karşısında Marksist
iktisatçılar ve post-Keynesyen iktisatçılar arasındaki farka vurgu yaparak
başlayayım önce.
Bana öyle geliyor ki, anaakımcı
iktisatçılar Marksistleri toplum nezdinde pek de mümkün olarak algılanmayan
uzak bir ütopya sundukları için kendilerine ciddi bir tehdit olarak
görmüyorlar. (Bunu Marksistleri küçümsemek için değil, anaakımcıların kibrini vurgulamak
için söylüyorum.) Marksist iktisatçılar da anaakımcıların teorilerinin ve
önermelerinin mevcut kapitalist ekonomide geçerli olduğunu sanıp “Sizin
düzeninizde enflasyon talep ve ücret kaynaklı olabilir. Bütçe açığı dediğiniz
gibi faizi ve enflasyonu artırabilir, ama bizim düzenimizde böyle olmayacak.
Biz başka bir iktisadi düzen tasarlayacağız” diyen bir konumdalar. Dolayısıyla
neoliberal anaakım iktisada sadece emek-karşıtı olmak üzerinden itiraz
geliştiriyorlar.
Fakat post-Keynesyen iktisatçılar olarak, hem anaakım teorinin kapitalist ekonomiyi yanlış anladığını ve anlattığını vurguluyoruz, hem de emek lehine olacak politikaların imkansız ve zararlı olduğuna dair iddialarının yalan olduğunu ortaya seriyoruz. Dolayısıyla kendileri için Marksist iktisatçılara nazaran daha büyük bir tehdit arz ettiğimizden Marksist iktisatçıları muhatap alırlarken, yalanlarını ve tutarsızlıklarını ifşa eden post-Keynesyen iktisatçıları tamamiyle görmezden geliyorlar (akademide de, sosyal medyada da).
Kusura bakmasınlar ama paranın
içselliğini (yoktan yaratılmasını) önemsememiş, kavramamış durumda çoğu
Marksist iktisatçı. (Bunda Marks’ın M-C-M’ meselesini yakaladığı halde finansı
Kapital’in 3. Cildine atacak kadar önemsemeyip, artı-değerin türevi ve ‘hayali
sermaye’ görecek kadar küçümsemesinin ve ödünç verilebilir fonlar teorisine
itimat etmesinin de (bkz. Kapital 3. Cild, 25. Chapter) büyük payı var.)
Paranın içselliği kavranmayınca da anaakımcıların “enflasyon para basmaktan ve
talepten dolayıdır“ yalanına da kanıyorlar. KKM’ye tıpkı anaakımcılar gibi,
„para basılacak enflasyon yaratacak“ demeyen saygın Marksist iktisatçı yoktu
mesela.
Post-Keynesyen bir makro
iktisatçı olarak temel derdim, yoksulluğu, işsizliği ve eşitsizliği şimdi
minimize edecek politikaları ve bunun teorik altyapısını sunmak. Bunu da kamu
bütçesini, bu hedefler doğrultusunda tasarlamak ve bunun önünde anaakımcıların
söyledikleri finansman kısıtlarının olmadığını göstermek.
Bunun devleti güçlendireceği
eleştirisi getirilebilir. Fakat devleti ekonomik olarak küçültmeyi önerenlerin
politik olarak güçlü devletten yana olduklarını ve devletçi olduklarını
vurgulamak gerekiyor. Sadece Türkiye’de değil, birçok ülkede anaakımcılar egemen
kimliğe mensup iken siyasi olarak devletlerini pek severler ve çıkarlarını
savundukları küresel tekelci finansın lehine politikalarını dayatan
devletlerini eleştiren bir siyasi hat izlemezler. Merkez Bankası başkanının
görevden alınması dışında itiraz ettikleri bir husus olmamıştır. Daha önemlisi,
devleti ekonomiden çeken neoliberal politikaların uygulanması, askeri
darbelerle ve devletin zor gücüyle başarıldı.
Yeniden bölüşümcü, emek yanlısı
sosyal refah politikaları politik olarak zayıf devleti gereksinir çünkü güçlü
devlet, kamu yatırımı ve kamu istihdamı gibi enstrümanları sermaye ve işçi
sınıfını kendi lehine bölüp eşitsizliği artıracak şekilde tasarlayacaktır.
Türkiye iktisadi tarihi bunun en berrak örneğidir. Fakat daha önemlisi, sosyal
refah devletinin bütçesini yapacak olan Meclis ve o Meclis‘e baskı kuracak
sosyal hareketler ne kadar çoğulcu ve bürokrasiye karşı ne kadar güçlü ise,
çıkacak sonuç da o kadar toplumun geniş kesimlerinin lehine olacaktır. Bütçe
Meclis’ten geçtiği anda zaten para Hazine’nin bankası MB tarafından yoktan yaratılmış ve ilgili bakanlıklara aktarılmış oluyor. (Pandemi ile mücadele için 2020
Mart‘ında Almanya’nın 2019 vergi gelirinden sadece 40 milyar Euro düşük olan
750 milyar Euro tutarındaki paketi ve ABD’nin 3 trilyon Dolar tutarındaki
paketi, yine ABD Senatosu’ndan Ukrayna’ya silah vs yardımı onaylanması, Alman Meclisi'nin yıl içerisinde Alman ordusuna modernizasyon için Haziran 2022’de ayrılan
100 milyar Euro tutarındaki ek fon, ABD Senatosu’nın Haziran 2023’te kamu borç
tavanını yükseltmesi, Eylül 2024’te Intel’e ayrılan 3.5 milyar Dolar
tutarındaki hibe, 2008 krizi sonrası büyük firmaları kurtarma paketleri,
miktarsal genişleme (quantitative easing) programı ile alınan trilyon Dolar
düzeyindeki tahviller vs hepsi, vergiler ve kamu borcu artırılmadan meclislerin
onaylamalarıyla yoktan yaratılan meblağlar idi).
O halde, bu parayı yoktan yaratan kamu harcamasını tasarlayacak Meclis’in demokratikleşmesi, güçlenmesi ve çoğulculaşması gerekiyor ki, bütçe toplumun geniş kesimi lehinde sosyal politika tasarlanıp uygulanabilsin. Bu güçlü demokrasi, güçlü kamu ekonomisi ve politik olarak zayıf (baskıcı olmayan) devletin en güçlü örneği, sendikaların şekillendirdiği İsveç sosyal refah devletidir.
***
Nevzat Devrim Önal, 19 Temmuz tarihli blog yazıma 8 Ağustos tarihli cevabında “Refah politikalarını savunmak
için devrimi mi beklemeliyiz? yönündeki soruma “Hayır. Refah politikalarını
savunmak için devrimi beklemeye gerek yok. Ama bu politikaların gerçekçi
biçimde talep edilebilmesi için düzene tehdit oluşturan, basınç yaratan güçlü
bir devrimci mücadelenin varlığına ihtiyaç var” derken, burjuva demokrasisinde
son kertede işçi sınıfına kendi siyasetini yapmasına izin verilmeyeceğini
vurguladı. Bu tartışmanın Ralph Miliband ile Nicos Poulantzas arasındaki
‘devletin görece özerkliği’ tartışmasının küçük bir izdüşümü olduğunu söyleyip
ilgi duyanları o tartışmaya yönlendirip bazı önkabullerimi sıralayayım:
1- Günümüzde salt iki sınıf arasında bir çatışma olduğuna ikna
değilim. Sınıf ilişkileri çok daha çetrefilli bir hale gelmiş durumda. Dünyaya parçalanarak yayılmış üretim süreci içinde en tepedeki en zengin %10 ile en
alttaki %10 haricinde kalan %80’in hem sömürülen hem sömüren konumunda olduğunu
düşünüyorum (Bu rakamlar tartışılabilir). Yani Alman ya da Amerikalı bir işçi,
Hindistanlı, Bangladeşli bir sermayedarı sömüren bir konumda. Benzer durum, bir
ülke içinde azınlık kimliklere mensup sermayedarlar ile egemen kimliğe mensup
işçiler için de geçerli. Öyle olunca „Ezilenlerin Sosyalist Birliği“ gibi
laflar pek kimseyi cezbetmiyor, çünkü çok küçük bir azınlık dışında kimse
ezildiğini düşünmüyor- ki zaten birilerini sömürdüğünün ve düzenden
nemalandığının da farkında. Ayrıca işçi sınıfı ve sermaye sınıfı da kendi
içinde gelir gruplarına ve kimliklere bölünmüş durumda. Karşımızda her zaman
birbirine bilenmiş iki sınıf yok. Kimlik krizinde aynı kimliğe mensup farklı
sınıflar yanyana gelirken, sınıf krizinde aynı sınıfa mensup farklı kimlikler
yanyana gelebiliyor. Bu okumaya dayanarak, Herbert Gintis ve Samuel Bowles’in
„modern tarihte sınıfsal talepler yurttaşlık talebine tahvil edildikleri ölçüde
başarılı oldular“ şeklinde özetleyeceğim önermesine katılıyorum. Sınıfın bugün
iktisadi ve sosyolojik bir olgu iken siyasi bir olgu olmadığını
hatırladığımızda, sınıf siyasetinin yurttaşlık siyasetiyle buluşmasının ciddi
potansiyelleri olacağını da gözden kaçırmamak gerekiyor.
2- Sınıfsal çelişkilerin keskinleştikçe işçi sınıfının bilenip
devrimci bilincinin güçleneceği, devrim ihtimalinin güçleneceği beklentisinin
yerini kimlikçi aşırı sağın yükselişinin sebep olduğu hayal kırıklığına
bırakması da temel olarak sınıfların çetrefillenmiş olması ve bölünmüş olması
ile alakalı gibi geliyor bana. Fakat bir o kadar da belirleyici faktör, birçok
sosyal-psikoloji çalışmasının ortaya koyduğu üzere öfkenin değil umudun
birlikte hareket etmeyi, örgütlenmeyi tetiklediği olgusudur. Dolayısıyla, bugün
sosyal refah politikalarını savunmak ve gerçekleştirmek, ‚palyatif‘ çözümlerle
devrim ihtimalini bertaraf etmek değil, işçi sınıfına özgüven kazandırarak
değişime dair umudunu beslemek olacaktır çünkü insanlar şimdi hayatlarına
değecek çözümlere daha çok ilgi gösterirler.
Bunlara dayanarak, güçlü bir
sınıf siyasetini sadece korkunç bir yoksullaşmayla karşı karşıya olan
çalışanların kazanımları için değil, demokrasinin kalitesinin ve içeriğinin
güçlendirilmesi için de elzem görüyorum.
Benim bugün önerdiğim sosyal refah politikaları elbette 1970lere ve o günün bakışına göre gericidir. Ama o kadar mevzi kaybedildi ki, bugün bu talepler devrimci kalmaktadır. Benzer bir durum, Türkiye için „Kimse 365 gün iddianamesiz, delilsiz tutuklu kalmasın.“ gibi basit bir talebin radikal devrimci bir talep haline gelmesinde de yaşandı. Burjuva demokrasisi diye burun kıvrılan kazanımlar budandığından beri nefes alamaz oldu ülke. Daha çok önemsediğim husus ise, ifade özgürlüğü, suçun bireyselliği, masumiyet karinesi, protesto hakkı, eşit oy hakkı, tarafsız yargı vb. bu kazanımlar her ne kadar liberal ‚idea’lar olsalar da, işçi hareketlerinin, kadın hareketlerinin ve sosyal hareketlerin mücadeleleriyle anayasal ve yasal güvence altına alındılar. Bunları küçük ve palyatif görmek, işçi sınıfının mücadele tarihini de küçük görmek gibi geliyor bana.
1 yorum:
"Sizin düzeninizde enflasyon talep ve ücret kaynaklı olabilir" diyen biri Marksist değil, Weston'cudur. Marx, "Değer, Fiyat, Kar" konuşmasında ücret artışının etkisinin fiyat artışı değil kar düşüşü olduğunu savunmuştu. Bu aslında teori bile gerektirmeyen, ücretlerin karları sıfırlamasına kadar geçerli çok bariz bir olgu. Aksini söylemek ücretler düşünce fiyatların da düştüğünü yani ücretlerin reel olarak her zaman sabit olduğunu iddia etmektir. En basit yaşamsal deneyimle uyumsuz.
Yorum Gönder