5 Nisan 2026 Pazar

Dr. Cevdet Akçay dediğini yaparsa ne olur?

3 yıldır uyguladığı programın vaat ettiği 2026’da tek haneli enflasyon hedefini başaramayınca hesap vermektense “Enflasyonun %200’e gelmesini engelledik” yalanını uyduran TCMB Başkan Yardımcısı Dr. Cevdet Akçay, 31 Mart’taki röportajında "Seçim dönemi beni sıfır ilgilendiriyor; maliye genişlerse ben daha fazla sıkılaştırırım" dedi. Küresel finansın çıkarlarını öncelemenin kamuflajı olan MB bağımsızlığını vurgulamak istiyor bir teknokrat olduğu için. Peki 1 yıldır faiz indirirken “Sıkı para poitikasına devam edeceğiz” diyen TCMB’nin Başkan Yardımcısı Dr. Akçay bu dediğini gerçekten yaparsa, yani kamu harcarken faiz artırsa ne olur?

Eğer Hazine, istihdamı ve yatırımı tetikleyecek alanlara harcarsa verimlilik ve ücretler artacağından borcu borçla çeviren Ponzi aktör sayısı ve borç yükü azalır ve Akçay'ın istediği daralmanın olması için gereken faiz daha yüksek olur. Fakat bankalar firmaların artan ücretleri ödemek ve yetmeyen kapasitelerinden ötürü yeni makine almak için artan kredi taleplerini faizi çok yükselterek düşürmektense görece daha düşük kar marjıyla daha çok kredi vererek karlarını korumayı hedefleyeceklerinden kredi faizlerini çok artırmayabilirler. Yani politika faizindeki artış kredi faizlerine Akçay'ın istediği kadar yansımayabilir. Firmaların marjinal maliyet ve marjinal hasılat hesaplayarak fiyatlama yaptıklarını ve faizin piyasada kredi talebi ve tasarruf arzı ile belirlendiğini sanacak kadar gerçek dünyadan bihaber olan Dr. Akçay da "Linkler kopmuş. Estimation'ın Türkçesi yok" diye ağlar.

İkinci durum, artan ücretlerin yerel ürünlere talepten çok ithalat talebini artırması... Bu, hangi gelir grubunun gelirinin daha çok arttığına bağlıdır. Kamudaki yatırım ve istihdam artışı ve tetiklediği özel sektördeki ücret artışı, alt-gelir grubunun gelirini daha çok artırırsa ithalat talebi kısıtlı düzeyde artacaktır. Orta-üst gelir grubunun geliri daha çok artarsa ithalatta görece daha yüksek bir artış beklenebilir. Tüm ilişkilerin yönünü tersine çeviren anaakım teoriye göre ithalat talebi döviz kurunu artırır. Sanki her yıl futbolcuların transferleri için yapılan yüz milyonlarca Euro'nun ödenmesi kurları artırıyormuş gibi... Oysa, ilişkinin yönü döviz kurundan ticaret hacmine (ithalat ve ihracat miktarına) doğrudur ve döviz kurunu belirleyen finansal akımlardır. Eğer dedikleri gibi olsaydı, kur şoklarına karşı faiz artışına değil ithalata kota koyma yoluna gidilirdi. Türkiye ve bankaları, ambargo veya TCMB’nin Fed’in swap kanalından dışlanmasına sebep olan S-400 krizi gibi durumlarda uluslararası piyasalardan dışlanmadığı sürece ithalat ödemeleri için Türk Lirası karşılığında döviz bulabilirler.

Politika faizindeki artış kredi faizlerine çok yansımasa da tahvil faizlerine yansır. Bu durumda fiyatı düşen Türk tahvillerine (gelsin diye faiz artışını yıllarca savunmuş anaakım iktisatçılarca bugünlerde carry trade kazancı eleştirilen) yabancı ilgi gösterebilir. Kamu yatırımındaki artışın tetiklediği büyüme ve artan kar beklentisi, yabancının borsaya da ilgisini artırır. Bu ilgi, Dr. Akçay’ın yönettiği TCMB gelen dövizi rezervleri toparlamak için piyasadan toplamazsa döviz kuruna aşağı yönlü baskı yapar. Türkiye enflasyonu üzerinde en büyük etkiye sahip olan döviz kurundaki aşağı yönlü baskı, Dr. Akçay’ın faizi daha yükseklere taşıma arzusunu da baskılar. Kamu yatırımı ve istihdamının tetiklediği verimlilikteki artışın enflasyonu baskılaması da faizi artırma bahanesini tekrar sönümlendirecektir.

Faiz artışıyla fiyatı düşen tahviller, daha önce ihraç edilmiş tahvilleri elinde tutan bankaların karlarından yiyebilir fakat özel sektördeki gelir artışı ve kredi talebi kredi faizindeki artistan büyük olursa, banka karlarını daha çok azaltan ödenemeyen kredileri azaltır. Geçtiğimiz yıl faiz artırılırken kemer sıkıldığı ve ücretler baskılandığı için tahvil fiyatlarındaki düşüşün sebep olduğu kar düşmesine batık kredilerin sebep olduğu zararlar eşlik etti. Enflasyon hedefinin yarısına bile yaklaşamamış TCMB’nin 1 yıldır faiz indirmesi, bu düşen banka karlarını toparlamak amacıylaydı.

Söylediğinin anlamlı olması için ya TCMB'nin Hazine'nin ödemelerini yapmayı red etmesi gerekiyor (ki bu yasal olarak mümkün değil) ya da bankaların likidite ihtiyacına eşlik etmemesi, yani repo ihalelerini yapmaması ya da yaptığında ihtiyacın altında rezerv para arz etmesi gerekiyor. Fakat bütçe açığı cari açığın üzerine çıkarsa bankaların likidite ihtiyacı değil, likidite fazlası oluşur. Bu durumda sıkılaştırmanın pek bir anlamı kalmaz. Ancak cari açık bütçe açığının üzerinde olursa, oluşan likidite ihtiyacını MB'dan karşılayamayan bankalar birbirlerinden borçlanabilirler, mevduat faizlerini artırabilirler ya da ellerindeki tahvilleri satabilirler. Bu durumda artan likidite maliyetleri kredi faizlerine yansır ve kredi faizi yükselir. Son 1 ayda repo ihalelerinin askıya alınmasından ötürü olduğu gibi. Cari açığın bütçe açığının üzerine çıkması için şimdiye kadar olduğu gibi ithalatın çok artması ve yabancının gelmemesi/ az gelmesi gerekiyor. Bu da kamu verimli alanlara harcarsa ve alt-gelir grubunun gelirini daha çok artırırsa ve artan tahvil faizi ve yükselen borsa beklentisi oluşursa pek ihtimal dahilinde değil.

Peki Hazine, özel sektörde verimliliği ve istihdamı tetiklemeyecek alanlara harcarsa ne olur? Şimdiye kadar ne olduysa o olur: Hazine’nin harcamaları, rantiyerlerin ve AKP’ye yakın çevrelerin gelirini artırır. O kamu sayeinde artan gelirlerini yükselen faizde değerlendirebilirler.

Bu rantiyer kesimin yüksek gelirler düzeyinden kaynaklı yüksek tasarruf eğiliminden ötürü artan gelirleri harcanmayacağından, harcansa da ithal ürünlere gideceğinden, piyasada dolaşıma girmeyeceğinden dolayı, artan faizlere maruz kalan özel sektörün, özellikle KOBİ’lerin borç yükü ve iflaslar artar, kredi talebi düşer, firmalar ve hanehalkları borçlarını ödeme telaşına düşerler, bankalar karlarındaki düşüşü telafi etmek için politika faizindeki artışı kredi faizlerine daha çok yansıtabilirler. Kredi borcunun ödenmesi parayı yok ettiğinden ve piyasada dönen likiditeyi azalttığından, özel sektörün borç-gelir oranı ve borcunu borçla çeviren Ponzi aktör sayısı daha çok artar.

Özetle, enflasyonun talep kaynaklı olmadığını hala öğrenememiş olan Dr. Akçay, Amedlilerin deyimiyle, ‘rüzgar yapıyor’...

23 Nisan 2025 Çarşamba

Mussolini’den İmamoğlu’na optimum anaakımcılar

Anaakım ders kitaplarının girişinde iktisat bilimi, kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçların optimum karşılanmasını inceleyen bilim olarak tanımlanır. Bir ünite sonra ise “azalan marjinal fayda” anlatılır. Burada kastedilen, tüketilen her bir birim ürünün faydası bir öncekine göre daha azdır. Yani faydanın değişim hızı düşer.

Örneğin çok susadığınızda içtiğiniz ilk bardak suyun faydası, ikincisinden fazladır. Susuzluğunuzu giderdikten sonra dördüncü bardak suyun faydası sıfıra yaklaşır ve artık içmezsiniz. Ya da belli bir miktardan sonra tükettiğiniz baklava şekerinizi çok yükselteceğinden faydasından sonra zararı vardır, marjinal faydası eksiye geçer.

Doğrudur bu… Ama şunu akledemiyor yeryüzündeki tonlarca iktisatçı:

Madem marjinal fayda azalıyor, demek ki insan sonsuz tüketemiyor. O zaman ihtiyaçlar sonsuz değil ve iktisat biliminin sınırsız ihtiyaçlar ile kıt kaynakların optimum dağılımını araştırması anlamlı bir arayış değil.

Bu arayış anlamlı olsa bile, şu anda yeryüzünde tükettiğimiz doğal kaynakların seviyesinin 50 yıl sonra tüketmiş olmamız gereken seviye olduğunu, yani gelecekten 50 yıl borçlandığımızı düşündüğümüzde, bu çaba başarıya ulaşmış değil. Başka bir ifadeyle, iktisat bilimi vaadini gerçekleştirebilmiş değil.

Ancak sorun bu başarısızlıkla sınırlı değil…

Ekonomik gelişmeyi demokrasiyle ve içerleyici kurumların demokratik tasarımıyla açıkladığını sananların ıskaladıkları ve kendileriyle çeliştikleri bir varoluşsal sorun var:

İktisat biliminin temel görevini kaynakların optimum, etkin dağılımını sağlamak olarak tanımladığınız anda otoriter zihniyete savrulursunuz.

Açalım…

Kaynakların etkin dağılımı ile kastedilen, kaynakları en doğru kullanacak kişilere aktararak israf etmemek… Örneğin, Messi’yi defansta, Puyol’u da forvette oynatan teknik direktör elindeki kaynakları etkin kullanmamış, israf etmiştir.

Rekabet süreci içerisinde daha iyi ve daha layık olduğunu kanıtlayana kaynakların tahsis edilmesi ile kaynaklar etkin dağıldığı sürece, üretim sonucunda oluşan hasılatın ve gelirin bölüşümünün adil olup olmadığıyla ilgilenmez neo-Klasik iktisat yaklaşımı. Eşitsizlik, yoksulluk ve işsizlik, kaynakları etkin dağıtan ve arz-talep dengesinin sağlandığı serbest piyasanın kabul etmemiz gereken sonuçlarıdır bu anlayışa göre.

Kaynakların etkin dağıtılıp dağıtılmadığını nasıl test edeceğimiz sorusuna da İtalyan iktisatçı Vilfredo Pareto şöyle yanıt veriyor: Eğer bir toplulukta birinin refahını, durumunu iyileştirme girişimi, başka birisinin durumunu kötüleştirmiyorsa kaynaklar etkin dağılmamıştır çünkü hala kullanılmamış, israf edilen kaynak vardır. Başkasının durumunu kötüleştiriyorsa birinin durumunu iyileştirmek, o zaman kaynaklar etkin dağıtılmış demektir.

Pareto’nun bu açılımının kendisini İtalyan faşist diktatör Benito Mussolini’nin danışmanlığını yapmaya sevk eden otoriter zihniyet ile bağı şurada berraklaşıyor:

İşsiz, yoksul, dezavantajlı olan birinin durumunu kaynaklar etkin dağılmışsa iyileştirmeyi doğru bulmamak, ulvi bir amaç için insanları feda etmeyi meşru gören ve ‘tek doğru’ olduğunu varsayan otoriter zihniyet içinden şekillenen bir pozisyondur. Keza piyasanın ulaştığı genel dengenin ve optimum noktanın tespiti teknik bir meseledir, çatışmayı göz ardı eder çünkü çatışmanın tetiklediği değişim dengeyi bozar. Teknik bilgi zaten nötrdür, tarafsızdır- herkesi kapsar.

Burası, yetenekli ve zeki olanların yönetmesi gerektiğini söyleyen meritokrasi ile teknik uzmanların kararları alması gerektiğini söyleyen teknokrasinin buluştuğu noktadır: Doğru bilgi vardır, herkes için doğru olan uzmanlar, zekiler tarafından bilinebilir. Herkes işinde yetenekli olursa ve teknik bilgiyi haiz ise, birbirleriyle yarıştıkları durumda ekonomi ve toplum dengeye, ahenge ulaşacaktır. “Herkes işini iyi yaparsa tüm sorunlar çözülür” ezberinde billurlaşan “toplumun ahenk içinde çalışan ve çatışmayan birimlerden müteşekkil olduğunu” söyleyen bu fonksiyonalist yaklaşım, Mussolini’nin faşizminde ifadesini bulan “toplum sınıfsız, kaynaşmış bir birlikteliktir” söyleminin de temelini teşkil eder.

İşte bu zihniyet dünyası, Merkez Bankası başkanı Cumhurbaşkanı tarafından görev süresi dolmadan görevden alındığında çok yüksek ve sert tepki veren anaakımcı iktisatçıların, bizzat kendilerinin Batıcı-laik ideoloji ve kimlik dünyalarının temsilcisi olan Ekrem İmamoğlu’nun hukuksuzca tutuklanmasına tepki vermemelerinin anlamlandırıldığı bir zihniyettir: Toplumu ve ekonomiyi ahenk ve denge içinde çalıştıracak olan teknik doğru bilgiyi, seçilmiş Ekrem İmamoğlu değil, teknokrat TCMB Başkanı Fatih Karahan ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek haizdir. Ekrem İmamoğlu optimizasyon yapmayı bilmez ama teknik iktisat eğitimi almış olan ve matematik bilen TCMB Başkanı bilir.

Özetle, anaakımcıların her şeye çare olarak sundukları ‘yapısal reformlar’ ile kastedilen demokrasi değil; teknokrasi ve ‘liyakat’ ile kastedilen meritokrasi savunusudur. Literatürde ve IMF anlaşmalarında işgücü piyasasının güvencesizleştirilmesi olarak tanımlanan yapısal reformları hukuk ve eğitim reformu olarak tanımladıkları halde hukuksuzluklara karşı çıkmamanın tutarsızlık olduğunu idrak edemeyenlerin, Dolar-TL kurunun faiz artışlarına 10 dakika süren tepkisinin tahmin ettikleri gibi olmamasını yapılması ve etkisinin görülmesi 5-10 yıl alacak olan hukuk ve eğitim reformuyla açıkladıklarını sanmalarına şaşırmamalı…

17 Aralık 2024 Salı

Bütçe açığı ve enflasyon

Bütçe açığı ile enflasyon arasında anaakım iktisatçılar tarafından kurulan ilişkinin sorunlarını defalarca vurguladık heterodokslar olarak. Ancak onca yanılgıya ve çelişkiye rağmen hala inatla aynı ezberi tekrarlıyorlar. Onlar ezberlerini tekrarladıkça biz de zerk ettikleri bu zehri bertaraf etmek için itirazlarımızı temellendirerek tekrarlamak durumunda kalıyoruz.

1- Bütçe açığınının hem enflasyonu hem faizi artırdığını söylüyorlar. Faizi artırması için kurdukları mekanizmada bütçe açığı piyasadaki para miktarını azaltıyor; enflasyonu artırması için kurdukları mekanizmada ise bütçe açığı para miktarını artırıyor. Bütçe açığının para miktarını aynı anda artırdığını ve azalttığını iddia etmek ciddi bir zeka problemidir.

2- Verilere bakıp bütçe açığı enflasyonu artırıyor sonucuna varıyorlar fakat ilişkinin yönü enflasyondan faize, faizden bütçe açığına doğrudur: Arz sorunları ve aşırı karlar nedeniyle artan enflasyonu talep kaynaklı gösterip artırdıkları faizin ekonomiyi daraltmasından ötürü bütçe açığı artıyor.

3- O kadar zeki ve ahlaklılar ki, sonra bizzat bu yüksek faiz yüzünden artan bütçe açığını, faizin talep kaynaklı olmayan enflasyonu düşürememesinin bahanesi olarak sunup hem daha yüksek faiz artışını meşrulaştırıyorlar hem de bütçe açığını kapatmak için kemer sıkma ve vergi artışlarına bahane ediyorlar. Artan dolaylı vergiler enflasyonu tekrar yükseltince de daha fazla faiz artışı talep ediyorlar. Korkunç bir kifayetsizlik örneği...

4- Bütçe açığı ile enflasyon arasında kurdukları ilişkide bütçe açığının yarattığı paranın oiyasadaki para miktarını ve dolayısıyla talebi artırdığını iddia ediyorlar. Bu önermelerinin bizzat kendisinin biz heterodoksların vurguladığı kamu harcamasının yoktan para yarattığının ve verginin parayı yok ettiğinin kanıtı olduğunu bile idrak edemiyorlar. Bu bir yana, bütçe açığı ile yaratılan para piyasadaki toplam para miktarının sadece %5'i kadar. Bu %5 extra para miktarı ile %50-%80 düzeylerindeki enflasyonu açıkladıklarını sanıyorlar. Dahası, ekonominin daraldığı resesyon döneminde bütçe açığı arttığında bütçe açığı kaynaklı para miktarının toplam para miktarındaki payı artıyor ama o resesyonlarda enflasyon düşme eğilimi gösteriyor. Ne ABD'de ne de Türkiye'de enflasyon ile bütçe açığı arasında bir ilişki yok, çünkü %5 üzerindeki enflasyon talep kaynaklı değildir zira uzun süren yüksek enflasyonu açıklayabilecek uzun süren bir aşırı talep mümkün değildir.

Türkiye- Bütçe açığı - enflasyon


ABD- Bütçe açığı - enflasyon

30 Eylül 2024 Pazartesi

Ana akım iktisatçılara 14 soru


Ana akım iktisatçılar, daha önce kendilerine defalarca sorduğum ve burada toparladığım aşağıdaki sorulardan istediklerini yanıtlayabilirler. Bir tanesine bile cevap versinler, bir daha musallat olmayacağım. Ama bu temel sorulara yanıt vermedikleri sürece, kendilerine şarlatan deme hakkım baki kalır.

1-                 Kamu borcu bütçe açığını finanse ediyorsa neden hiçbir ülkede ikisi denk değil?

2-                 Almanya devleti bütçe fazlası verdiği 2013-2019 arasında neden borçlandı? Ve bu dönemde bütçe açığı veren Fransa ile faizi ve enflasyonu neden eşit idi ve beraber hareket ediyordu?

3-               Teorinize göre bütçe açığının faizi artırması için piyasadaki para miktarını azaltması ve enflasyonu artırması için para miktarını artırması lazım. Bütçe açığının para miktarını aynı anda hem artırması hem azaltması nasıl mümkün?

4-               Finans derslerinizde Capital Asset Pricing Model’i öğretirken devlet tahvilleri için devletlerin batmayacağı gerekçesiyle risksiz derken, makroekonomi derslerinde ve kamuoyunda neden “Bütçe açığı ve kamu borcu artarsa devletin batma riski artacağı için tahvil faizleri yükselir” diyorsunuz? Ülkelerin kamu borçları ve faizleri arasında bir ilişki olmamasına rağmen bunu söylemekten neden çekinmiyorsunuz?

5-                Yeni kurulan bir devlet vergi toplayacak memurlarının maaşlarını nasıl öder sizin teorinize göre?

6-                 MB para arzını kontrol ediyorsa ve faiz piyasada belirleniyorsa, neden MB’na faiz artırmasını öneriyorsunuz da piyasada belirlenir dediğiniz faizin artması için para arzını azaltmasını önermiyorsunuz?

7-                 Kamu borcu gelecek nesillere yükse, neden savunduğunuz neoliberal dönemde 1980’den beri kamu borcu artarken kurumlar vergisi oranları düşürülüyor?

8-                 Reel faiz pozitif olmadan, tasarruflar ve işsizlik artmadan enflasyon düşmüyorsa, faiz artışı ile enflasyonu düşürdü dediğiniz ABD’de mevduat faizleri %0.5’da kalırken, işsizlik ve tasarruflar artmazken, kredi talebi artarken enflasyon neden düştü?

9-                 Reel faizler hala negatifken ve enflasyon hedefi olan %5’in ve 2024 sonu hedefi %38’in çok uzağındayken neden faiz indirimi öneriyorsunuz? Azalan banka karları ve faizler yüksekken ucuzdan tahvil satın almış küresel finans şirketlerin karları için mi? %5 enflasyon hedefinin neye göre belirlendiğini gösterir çalışmanız var mı?

10-             Reel harcama artış oranı pandemi öncesinin altında olmasına rağmen ve yoksulluk artarken, arz ve kar kaynaklı enflasyona aşırı talep kaynaklı demeyi nasıl başardınız?

11-             Bankalar krediyi topladıkları mevduatlardan veriyorlarsa neden MB faiz indirdiğinde faizlerini indirirler? Ve neden kredi talebi arttığında faiz artırmazlar?

12-             Talep artışı fiyat artışı ile karşılanıyorsa neden reel büyüme oranları çoğunlukla (kriz dönemleri hariç) pozitif?

13-             Bütçe açığını düşürmüş KKM servet transferi ve bütçeye  yük iken, kuru düşürmeyi başaramamış, KKM'nin 1.5 katı ödeme yapılmış, bütçe açığını artırmış faiz artışı servet transferi ve bütçeye yük değil mi? KKM ödemelerinin fakirden alınan vergiyle zengine yapıldığını, faiz ödemelerinin ise zenginden vergi alıp fakire yapıldığını mı sanıyorsunuz?

14-             Savunduğunuz politikaların sonuçlarını (ekonomide daralma, bütçe açığında artış, yabancıların tahvilden kazançları, iflas eden firma sayısındaki artış) eleştirmeyi nasıl başarıyorsunuz ve ne zaman yanıldığınızı kabul etmeyi düşünüyorsunuz?

16 Eylül 2024 Pazartesi

Güçlü kamu ekonomisi, zayıf devlet: Marksizm, devrim, demokrasi

Anaakımcılar karşısında Marksist iktisatçılar ve post-Keynesyen iktisatçılar arasındaki farka vurgu yaparak başlayayım önce.

Bana öyle geliyor ki, anaakımcı iktisatçılar Marksistleri toplum nezdinde pek de mümkün olarak algılanmayan uzak bir ütopya sundukları için kendilerine ciddi bir tehdit olarak görmüyorlar. (Bunu Marksistleri küçümsemek için değil, anaakımcıların kibrini vurgulamak için söylüyorum.) Marksist iktisatçılar da anaakımcıların teorilerinin ve önermelerinin mevcut kapitalist ekonomide geçerli olduğunu sanıp “Sizin düzeninizde enflasyon talep ve ücret kaynaklı olabilir. Bütçe açığı dediğiniz gibi faizi ve enflasyonu artırabilir, ama bizim düzenimizde böyle olmayacak. Biz başka bir iktisadi düzen tasarlayacağız” diyen bir konumdalar. Dolayısıyla neoliberal anaakım iktisada sadece emek-karşıtı olmak üzerinden itiraz geliştiriyorlar.

Fakat post-Keynesyen iktisatçılar olarak, hem anaakım teorinin kapitalist ekonomiyi yanlış anladığını ve anlattığını vurguluyoruz, hem de emek lehine olacak politikaların imkansız ve zararlı olduğuna dair iddialarının yalan olduğunu ortaya seriyoruz. Dolayısıyla kendileri için Marksist iktisatçılara nazaran daha büyük bir tehdit arz ettiğimizden Marksist iktisatçıları muhatap alırlarken, yalanlarını ve tutarsızlıklarını ifşa eden post-Keynesyen iktisatçıları tamamiyle görmezden geliyorlar (akademide de, sosyal medyada da).

Kusura bakmasınlar ama paranın içselliğini (yoktan yaratılmasını) önemsememiş, kavramamış durumda çoğu Marksist iktisatçı. (Bunda Marks’ın M-C-M’ meselesini yakaladığı halde finansı Kapital’in 3. Cildine atacak kadar önemsemeyip, artı-değerin türevi ve ‘hayali sermaye’ görecek kadar küçümsemesinin ve ödünç verilebilir fonlar teorisine itimat etmesinin de (bkz. Kapital 3. Cild, 25. Chapter) büyük payı var.) Paranın içselliği kavranmayınca da anaakımcıların “enflasyon para basmaktan ve talepten dolayıdır“ yalanına da kanıyorlar. KKM’ye tıpkı anaakımcılar gibi, „para basılacak enflasyon yaratacak“ demeyen saygın Marksist iktisatçı yoktu mesela.

Post-Keynesyen bir makro iktisatçı olarak temel derdim, yoksulluğu, işsizliği ve eşitsizliği şimdi minimize edecek politikaları ve bunun teorik altyapısını sunmak. Bunu da kamu bütçesini, bu hedefler doğrultusunda tasarlamak ve bunun önünde anaakımcıların söyledikleri finansman kısıtlarının olmadığını göstermek.

Bunun devleti güçlendireceği eleştirisi getirilebilir. Fakat devleti ekonomik olarak küçültmeyi önerenlerin politik olarak güçlü devletten yana olduklarını ve devletçi olduklarını vurgulamak gerekiyor. Sadece Türkiye’de değil, birçok ülkede anaakımcılar egemen kimliğe mensup iken siyasi olarak devletlerini pek severler ve çıkarlarını savundukları küresel tekelci finansın lehine politikalarını dayatan devletlerini eleştiren bir siyasi hat izlemezler. Merkez Bankası başkanının görevden alınması dışında itiraz ettikleri bir husus olmamıştır. Daha önemlisi, devleti ekonomiden çeken neoliberal politikaların uygulanması, askeri darbelerle ve devletin zor gücüyle başarıldı.

Yeniden bölüşümcü, emek yanlısı sosyal refah politikaları politik olarak zayıf devleti gereksinir çünkü güçlü devlet, kamu yatırımı ve kamu istihdamı gibi enstrümanları sermaye ve işçi sınıfını kendi lehine bölüp eşitsizliği artıracak şekilde tasarlayacaktır. Türkiye iktisadi tarihi bunun en berrak örneğidir. Fakat daha önemlisi, sosyal refah devletinin bütçesini yapacak olan Meclis ve o Meclis‘e baskı kuracak sosyal hareketler ne kadar çoğulcu ve bürokrasiye karşı ne kadar güçlü ise, çıkacak sonuç da o kadar toplumun geniş kesimlerinin lehine olacaktır. Bütçe Meclis’ten geçtiği anda zaten para Hazine’nin bankası MB tarafından yoktan yaratılmış ve ilgili bakanlıklara aktarılmış oluyor. (Pandemi ile mücadele için 2020 Mart‘ında Almanya’nın 2019 vergi gelirinden sadece 40 milyar Euro düşük olan 750 milyar Euro tutarındaki paketi ve ABD’nin 3 trilyon Dolar tutarındaki paketi, yine ABD Senatosu’ndan Ukrayna’ya silah vs yardımı onaylanması, Alman Meclisi'nin yıl içerisinde Alman ordusuna modernizasyon için Haziran 2022’de ayrılan 100 milyar Euro tutarındaki ek fon, ABD Senatosu’nın Haziran 2023’te kamu borç tavanını yükseltmesi, Eylül 2024’te Intel’e ayrılan 3.5 milyar Dolar tutarındaki hibe, 2008 krizi sonrası büyük firmaları kurtarma paketleri, miktarsal genişleme (quantitative easing) programı ile alınan trilyon Dolar düzeyindeki tahviller vs hepsi, vergiler ve kamu borcu artırılmadan meclislerin onaylamalarıyla yoktan yaratılan meblağlar idi).

O halde, bu parayı yoktan yaratan kamu harcamasını tasarlayacak Meclis’in demokratikleşmesi, güçlenmesi ve çoğulculaşması gerekiyor ki, bütçe toplumun geniş kesimi lehinde sosyal politika tasarlanıp uygulanabilsin. Bu güçlü demokrasi, güçlü kamu ekonomisi ve politik olarak zayıf (baskıcı olmayan) devletin en güçlü örneği, sendikaların şekillendirdiği İsveç sosyal refah devletidir.

***

Nevzat Devrim Önal, 19 Temmuz tarihli blog yazıma 8 Ağustos tarihli cevabında “Refah politikalarını savunmak için devrimi mi beklemeliyiz? yönündeki soruma “Hayır. Refah politikalarını savunmak için devrimi beklemeye gerek yok. Ama bu politikaların gerçekçi biçimde talep edilebilmesi için düzene tehdit oluşturan, basınç yaratan güçlü bir devrimci mücadelenin varlığına ihtiyaç var” derken, burjuva demokrasisinde son kertede işçi sınıfına kendi siyasetini yapmasına izin verilmeyeceğini vurguladı. Bu tartışmanın Ralph Miliband ile Nicos Poulantzas arasındaki ‘devletin görece özerkliği’ tartışmasının küçük bir izdüşümü olduğunu söyleyip ilgi duyanları o tartışmaya yönlendirip bazı önkabullerimi sıralayayım:

1-         Günümüzde salt iki sınıf arasında bir çatışma olduğuna ikna değilim. Sınıf ilişkileri çok daha çetrefilli bir hale gelmiş durumda. Dünyaya parçalanarak yayılmış üretim süreci içinde en tepedeki en zengin %10 ile en alttaki %10 haricinde kalan %80’in hem sömürülen hem sömüren konumunda olduğunu düşünüyorum (Bu rakamlar tartışılabilir). Yani Alman ya da Amerikalı bir işçi, Hindistanlı, Bangladeşli bir sermayedarı sömüren bir konumda. Benzer durum, bir ülke içinde azınlık kimliklere mensup sermayedarlar ile egemen kimliğe mensup işçiler için de geçerli. Öyle olunca „Ezilenlerin Sosyalist Birliği“ gibi laflar pek kimseyi cezbetmiyor, çünkü çok küçük bir azınlık dışında kimse ezildiğini düşünmüyor- ki zaten birilerini sömürdüğünün ve düzenden nemalandığının da farkında. Ayrıca işçi sınıfı ve sermaye sınıfı da kendi içinde gelir gruplarına ve kimliklere bölünmüş durumda. Karşımızda her zaman birbirine bilenmiş iki sınıf yok. Kimlik krizinde aynı kimliğe mensup farklı sınıflar yanyana gelirken, sınıf krizinde aynı sınıfa mensup farklı kimlikler yanyana gelebiliyor. Bu okumaya dayanarak, Herbert Gintis ve Samuel Bowles’in „modern tarihte sınıfsal talepler yurttaşlık talebine tahvil edildikleri ölçüde başarılı oldular“ şeklinde özetleyeceğim önermesine katılıyorum. Sınıfın bugün iktisadi ve sosyolojik bir olgu iken siyasi bir olgu olmadığını hatırladığımızda, sınıf siyasetinin yurttaşlık siyasetiyle buluşmasının ciddi potansiyelleri olacağını da gözden kaçırmamak gerekiyor.

2-         Sınıfsal çelişkilerin keskinleştikçe işçi sınıfının bilenip devrimci bilincinin güçleneceği, devrim ihtimalinin güçleneceği beklentisinin yerini kimlikçi aşırı sağın yükselişinin sebep olduğu hayal kırıklığına bırakması da temel olarak sınıfların çetrefillenmiş olması ve bölünmüş olması ile alakalı gibi geliyor bana. Fakat bir o kadar da belirleyici faktör, birçok sosyal-psikoloji çalışmasının ortaya koyduğu üzere öfkenin değil umudun birlikte hareket etmeyi, örgütlenmeyi tetiklediği olgusudur. Dolayısıyla, bugün sosyal refah politikalarını savunmak ve gerçekleştirmek, ‚palyatif‘ çözümlerle devrim ihtimalini bertaraf etmek değil, işçi sınıfına özgüven kazandırarak değişime dair umudunu beslemek olacaktır çünkü insanlar şimdi hayatlarına değecek çözümlere daha çok ilgi gösterirler.

Bunlara dayanarak, güçlü bir sınıf siyasetini sadece korkunç bir yoksullaşmayla karşı karşıya olan çalışanların kazanımları için değil, demokrasinin kalitesinin ve içeriğinin güçlendirilmesi için de elzem görüyorum.

Benim bugün önerdiğim sosyal refah politikaları elbette 1970lere ve o günün bakışına göre gericidir. Ama o kadar mevzi kaybedildi ki, bugün bu talepler devrimci kalmaktadır. Benzer bir durum, Türkiye için „Kimse 365 gün iddianamesiz, delilsiz tutuklu kalmasın.“ gibi basit bir talebin radikal devrimci bir talep haline gelmesinde de yaşandı. Burjuva demokrasisi diye burun kıvrılan kazanımlar budandığından beri nefes alamaz oldu ülke. Daha çok önemsediğim husus ise, ifade özgürlüğü, suçun bireyselliği, masumiyet karinesi, protesto hakkı, eşit oy hakkı, tarafsız yargı vb. bu kazanımlar her ne kadar liberal ‚idea’lar olsalar da, işçi hareketlerinin, kadın hareketlerinin ve sosyal hareketlerin mücadeleleriyle anayasal ve yasal güvence altına alındılar. Bunları küçük ve palyatif görmek, işçi sınıfının mücadele tarihini de küçük görmek gibi geliyor bana.

5 Eylül 2024 Perşembe

Takdir ettiğim 2 anaakımcı: Atilla Yeşilada ve Refet Gürkaynak

Anaakımcılara hem yalan teorilerle topluma yoksulluk dayattıkları için hem de yanılgılarıyla yüzleşmedikleri, eleştirilerimize cevap vermedikleri için öfkeliyim. Görmezden gelinmek haklı bir öfke yaratır.

Ama 2 kişiyi ayırt etmeliyim:

1- Atilla Yeşilada. Atilla Bey, Selva Demiralp, Özgür Demirtaş, Mahfi Eğilmez ve Şeref Oğuz gibi kitlelerin, takipçilerinin tepkisinden korkup çark etmedi, önceki söyledikleriyle ve teorisiyle çelişecek tavra tenezzül etmedi.

Başından beri acı reçete ve kemer sıkma öneren Selva Demiralp gibi gelen tepkiler üzerine sanki zenginler harcamalarını kısacakmış, zaten tasarruf etmiyorlarmış gibi "Ben yoksullara değil zenginlere kemer sıkma öneriyorum" demedi.

"Aşırı kar diye birşey yok, firmalar gelecekteki maliyet artışlarını şimdiden fiyatlarına yansıtıyor" diyip 6 ay sonra "açgözlülük enflasyonu var" diyen Mahfi Eğilmez gibi yıllarca yabancıların gelmesi için faiz artışını savunmamışçasına carry trade'den yabancıların kazandığı yüksek karları eleştirmedi imajını kurtarmak için.  Enflasyonun düşmesi için şart koştuğu reel faizin pozitif olmamasına rağmen enflasyon %75'ten %71'e düşer düşmez (ki baz etkisiyle düştüğünü kendisi de söylüyor) faiz indirimi önermesindeki tutarsızlığı sorgulayanlara "bana karşı faiz artışını savunuyorlar" diye cevapladığını sanacak kadar tutarlı birisi Mahfi Bey.

"Ücret artarsa enflasyon artar, satın alabileceğinizden daha azını satın alırsınız, daha az iskender yersiniz" diyen Özgür Demirtaş gibi "yüksek faiz kahrediyor, asgari ücret yoksulluk sınırının altında" diye kıvırmadı.

Yıllarca "Arjantin olacağız" diyip sonra yanılınca öyle dediğini inkar edip, öyle dediğinin kanıtını sunanlara "karaktersiz, yalancı" demedi üsluplu kibar Murat Kubilay gibi.

Gerçi destekledikleri Mehmet Şimşek ve ekibinin karşı çıktıkları KKM'ye 2 Eylül'de geri dönmesine dair suskunluklarını takdir ettiğimi de ifade etmeliyim. Pekala KKM'yi savunmaya başlayıp, KKM'yi doğru bulduğumuz için "hükümete yanlıyorlar" iftiralarını attıkları biz heterodoksları KKM'ye karşı çıkmakla itham edebilirlerdi. Nitekim Mahfi Eğilmez, "Asgari ücretin artırılmasına karşı çıkanlar carry trade'den kazanılan paraya birşey demiyor" bile dedi.

Anaakımcılar, ABD'de Ekim 2022'de enflasyon düşmeyip artınca, "Fed geç kaldı", "Gecikme etkisi. Enflasyonun düşmesi 3-4 yıl sürer" diyip, enflasyonu tetikleyen arz sorunlarının giderilmesiyle Ocak 2023'te enflasyon düşünce de Fed'in başarısı olarak sunduklarında nasıl bir tutarsızlık performansı sergileyebileceklerinin ipuçlarını vermişlerdi.

Utanmanın norm olmaktan çıktığı post-truth çağında herşey mümkün... 

Ama kitleleri karşısına alacak cesareti gösteriyor Atilla Bey. Kemer sıkmayı önermeye devam ediyor. Emek ve refah karşıtı olduğu için kızabilirim ama kitleleri karşısına alacak cesareti göstermek, entelektüellik göstergesidir. Atilla Bey'in bu tavrı takdir edilmelidir. Yalnız kalmayı göze alamayan entelektüel olamaz.

2- Bir diğer takdir ettiğim anaakımcı Refet Gürkaynak'tır.

Refet Bey, diğer arkadaşları gibi Mehmet Şimşek ve ekibini desteklemek gafletine düşmedi. Önerdiği politikaların çalışmadığını kabul ediyor mu bilmiyorum ama en azından diğerleri gibi sahiplenmedi, Şimşek'i desteklemek için boncuk gibi dizilmedi. Özgür Demirtaş gibi "vatan-millet meselesidir bu" diyerek destek videoları çekmedi.

Yanıldığını henüz söylemese bile, suskunluğu değerlidir.

Beni soru ve eleştirilerim karşısında üslup bahanesine sığınıp bloklamayan da sadece ikisidir. Diğerlerinin hangi twitim üzerine blokladıklarının listesi bu linktedir.

Ama en çok kızdığım ise Hakan Kara'dır.

Diğerleri ekonomik analizin çekirdeği, temeli olan paranın yoktan yaratılması meselesini bilmiyorlar, bir türlü kavrayamıyorlar. (Ezberlerinden öteye gidemiyor ama bildiği yanıldığına yetmeyen, yıllarca MB Başkan Yardımcılığı yapmış olmasına rağmen hala kamu harcamasının Hazine'nin bankası olan MB tarafından yoktan yaratılan para ile finanse edildiğini bilmeyen, faizin MB tarafından belirlendiğini kavrayamayan Fatih Özatay başkalarına ezberci mezhepçi diyor ama olsun.) Fakat Hakan Kara bunları bildiği halde para arzının MB tarafından dışsal belirlendiği, kredinin mevduattan verildiği iddialarına dayanan neoliberal kemer sıkma politikalarını savunuyor. Bu, yanılgılarıyla yüzleşemeyen diğer anaakımcılarınkinden daha ağır bir entelektüel haysiyet sorunudur. Bile bile yalan söylüyor çünkü Hakan Kara. Fatih Özatay, Özgür Demirtaş, Selva Demiralp, Mahfi Eğilmez, para arzının içselliğini- faizin dışsallığını bilmediklerinden, kavrayamadıklarından duruma göre, tepkilere göre çark ediyorlar. Onlarınki daha masum...

Teorilerine ve argümanlarındaki çelişki ve tutarsızlıklarına dair bu yazımda özetlediğim varoluşsal, hayati eleştirilerime yanıt vermedikleri sürece entelektüel haysiyetlerini sorgulama hakkım bakidir.

Finans derslerinde öğrettikleri finansal varlıkların fiyatlarını modellemelerinde devlet tahvillerini devlet batmayacağı için risksiz addederken, makroekonomi derslerinde bütçe açığı çok artarsa devletin borcunu ödeyememe riski artacağından faiz artar diyenlerin entelektüel haysiyetini sorgulamak, bu yalanlarla yoksulluk dayatılan toplumun haysiyetini savunmaktır.

Kur ve enflasyon sorununa tekelleşme ve finans yanlısı faiz artışı yerine emek yanlısı maliye politikası önerileri

İthalat bağımlısı yaptıkları ülke cari açık verse cari açığı azaltmak için, cari fazla verince de artan bütçe açığını kapatmak için kemer sıktıran anaakım yaklaşım, maliye politikasını tasfiye edip iktisat politikasının tüm yükünü para politikasına yıktı son 40 yılda tüm dünyada. Oysa faizlerin ekonomiyi canlandırmakta ve enflasyonu baskılamakta sandıkları gibi bir etkisi yok çünkü enflasyon arz kaynaklı, yatırım talep güdümlüdür ve talep zayıfken faizlerin yatırımları tetikleme kapasitesi düşüktür.. Zira faiz artışı sayesinde enflasyonu düşürdüler dedikleri ülkelerde tasarruflar ve işsizlik söyledikleri gibi artmadı. Dahası, ülke ekonomisi öyle tasarlanmış ki, faiz indirilince de artırılınca da enflasyon nüksediyor. Üretimin ithalat bağımlılığı yüzünden enflasyona karşı korunma amaçlı dövize yönelmenin önüne geçecek regülasyonlar yapılmadan indirilen faiz de, vergi gelirlerinin ithalata bağımlılığı yüzünden uyduruk denk bütçe hedefi çerçevesinde zamlarla kapatılacak bütçe açığını artıran faiz artışı da enflasyonu artırıyor.

Başından beri söylediğimiz, faiz indirmek de faizi artırmak da enflasyona çare değil, faiz bir bölüşüm enstrümanıdır. Her ay merkez bankasının faiz kararının ne olacağına dair beklentiler, anaakım iktisadın iddia ettiği gibi fiyatlama kararlarını değil tahvil üzerindeki finansal spekülasyonları besliyor. Zaten MB kararlarıyla ilgilenenler de, MB’nin beklenti anketine cevap verenler de reel sektör değil, finans sektörüdür.

Dolayısıyla enflasyonla mücadelenin baş aktörü, finansallaşmayı besleyen para politikası değil, adil gelir bölüşümünü, istihdamı, kalkınmayı hedefleyen bir maliye politikası olmalıdır.

Bu öneriler üzerine daha önce birkaç yazı yazdım:

1-    Eğitim, sağlık, ulaşım, elektrik, doğalgaz gibi temel hak ve ihtiyaçları kamu eliyle ücretsiz veya çok ucuz sunmak, hane halklarının bütçelerini rahatlatmak.

2-    Gıda ürünlerine KDV oranlarını düşürmek, denk bütçe hedefinden vazgeçmek. (Bütçe açığı denk bütçe hedefi olmadığı sürece enflasyona sebep olmaz. Kendi yarattıkları sorunu kendilerine kanıt olarak sunacak kadar bilimsel etik standartlarından uzaklar. Enflasyonun para basmaktan kaynaklanmadığı bir yana, bütçe açığının sebep olduğu para miktarı toplam para miktarının %5’i kadar ve bu %70 enflasyonu açıklayamaz.)

3-   Enflasyonun asıl sebebi olan büyük firmaların, özellikle de büyük zincir marketlerin aşırı kar fiyatlamalarını önleyecek vergi düzenlemeleri. (Firmaların fiyatlama kararlarına müdahalenin serbest piyasaya aykırı olduğunu söyleyenlere, önerdikleri ve savundukları enflasyon hedeflemesinin firmaların ücret ve istihdam kararlarına müdahale olduğunu hatırlatmak, onları utandırmıyorsa beni hiç utandırmaz).

4-    Ev sahipliği oranı artırılana kadar geliri belli bir seviyenin altında olanların kiralarını üstlenmek. Oluşacak aşırı para arzı ev sahiplerine tahvil satılarak emilir. Tahvil ihracının faizleri yükseltmesi durumunda da ya MB faizleri düşürür, ya da MB tahvilleri bankalardan ‘rezerv para’ vererek geri alır. (Almanya’da 1965’te kira yardımı devreye girdi. Herhangi bir enflasyonist etkisi olmadı).

5-    Fiyatlara yansıtılmayan ücret artışı oranında vergi indirimi.

6-    Asgari ücreti yoksulluk sınırının üzerine çıkartıp, talebi dayanıksız ürünlerden dayanıklı ürünlere kaydıracak bir ücret artışının tetikleyeceği verimlilik artışıyla enflasyonu baskılamak pek ala mümkün. Talebin, ücretlerin sebep olduğu enflasyon %5'i geçmez çünkü talep artışı sermaye-yoğun sektörlerde üretim artışıyla karşılanır. Öyle olmasaydı reel büyüme oranı çoğu zaman pozitif olmazdı. Reel büyüme oranı pozitif ise, demek ki firmalar talep artışına fiyat artışından ziyade üretim artışıyla karşılık veriyorlar. Ücretler, reel ücret artışı verimlilik artışının üzerine çıktığı zaman enflasyona katkı sunar ve bu katkının maksimum olduğu yıllar, enflasyonun oldukça düşük olduğu yıllardır.

7-    Eğer kuru düşürmek için yabancıyı yüksek faizle cezbetmek isteniyorsa da bunun için küçük ve orta ölçekli firmaları ve ücretleri baskılandığı için kredi kartına yönlendirilen hane halklarını iflasa sürükleyecek kredi faizlerini artıracak politika faizini yükseltmeye gerek yok. Hazine bol miktarda tahvil ihraç ederek tahvil fiyatlarını düşürüp faizlerini yükselterek de yabancı finansal yatırımcıyı cezbedebilir (Tabi ABD’nin ve diğer merkez kapitalist ülkelerin faiz artırmadıkları dönemde). Bunun banka bilançolarına etkisini kompanse etmek için de MB’nin bankaların likidite ihtiyaçlarına düşük repo (politika) faiziyle tam karşılık vermesi gerekir. Parayı yoktan yaratan MB da herhangi bir finansal kısıta tabi değildir. Zaten bütçe açığı cari açığın üzerine çıktığı sürece bankaların da likidite açığı değil, likidite fazlası olacaktır.

Şimdi bunlara kurun enflasyona etkisini kırmak üzere yeni bir ek yapmak istiyorum:

Daha önce ithalat bağımlılığını düşürecek ve dış ticaretin kompozisyonunu dönüştürecek kamu yatırımlarının tasarlanmasını önermiştim. Açık ki, ithalat bağımlılığı kısa vadede düşürülemez. Fakat döviz kurunun enflasyon üzerindeki etkisini yumuşatmak imkânsız değil.

Devlet, artan kuru dindirmek için faiz artırıp kur-faiz sarmalına girmek ve bilançosu kırılgan olan firmaları ve hane haklarını iflasa sürüklemek yerine kurdaki yükselişten kaynaklı girdi maliyetlerindeki artışı fiyatlarına yansıtmayan firmalara da vergi indirimi sunabilir. Ya da kur farkını ödemeyi taahhüt edebilir. Bunun için ücret ve istihdam artışını da şart koşarak çalışanların yaşam koşullarını iyileştirebilir.

Böylece ithalat bağımlılığı düşmemiş olsa da özellikle aramalı ve hammadde üzerinden kendisini gösteren kurun enflasyona etkisi absorbe edilmiş olur. Kur ile enflasyonun bağı kırıldığındaysa yurttaşların fiyatlarını ve tasarruflarını dövize endekslemelerine de gerek kalmaz ve kur da yükselmez. Türkiye’nin şu anki önemli sorunlarından birisi, ücretler haricinde neredeyse her şeyin fiyatının döviz kuruna endekslenmiş olmasıdır.

KKM’de de, Almanya’nın Mart 2020’de meclisten geçirdiği 750 milyar Euroluk Covid ile mücadele paketinde de (2019 vergi geliri 790 milyar Euro idi), ABD’de 3 trilyonluk Covid paketinde de gördük ki, kamu harcaması diğer kamu harcamalarından kısmadan, öncesinde borçlanmadan yapılabiliyor çünkü vergiyle değil MB’nin yoktan para yaratmasıyla finanse ediliyor. (Avrupa ve ABD’de enflasyon 2 sene sonra arz sorunlarıyla nüksetti, Türkiye’de de vergiler KKM kaldırıldıktan sonra bütçe açığını kapatma bahanesiyle artırıldı). Dahası, 2013-2019 arasında Almanya bütçe fazlası verirken bütçe açığı verdiği yıllara göre daha çok borçlandı ve aynı sırada bütçe açığı veren Fransa ile aynı enflasyon ve faize sahipti. Yani, bütçe açığının enflasyonu ve faizi artıracağına dair anaakımcılar tarafından anlatılanlar yalandır. Kaldı ki, bütçe açığının para miktarını artırarak enflasyonu artıracağını söylerken, para miktarını azaltarak faizi artıracağını söylüyorlar. İkisinin aynı anda olamayacağını bile idrak edemiyorlar. Faizin MB tarafından belirlendiğini idrak edemedikleri gibi.

Özetle, kendi parasını yarattığı için batma riski olmayan devletin bütçesine dair şirket bütçesine benziyormuş gibi anlatılan tüm iddialar, hak ettiğiniz refahı talep etmenizi engellemek, sizi yoksulluğa, kemer sıkmaya ikna etmek için uydurulmuş yalanlardır. Bunu Nobel Ekonomi ödüllü anaakımcı Paul Samuelson söylüyor.

Anaakımcıların ve müridlerinin bu önerilere enflasyonu ve faizi artırır yönündeki itirazlarındaki motivasyonları, MB’nin politikalarını ve devlet bütçesini işçiler ve yoksullar lehine tasarlamak yerine tekeller ve finans rantiyerlerine veya inşaat rantiyerlerine dönük tasarlanmasına devam ettirmek. Bütçe açığına faiz artırır diye karşı çıkıp MB’nin faiz artırmasını savunmaktaki garabeti göremeyenleri ciddiye almamanın vakti çoktan geldi.

Yüzyılın felaketi dedikleri tarihin en büyük depremlerinden birinden 4 ay sonra faiz artırıp kemer sıkmaya gitmiş ve bunu desteklemiş bir zeka ve ahlak düzeyinin neoliberal ezberleriyle bu önerilere getirecekleri itirazları ciddiye almayacak kadar bilim ahlakına sahip olanların eleştirileri baş göz üzerine…