19 Temmuz 2024 Cuma

Vatandaşlık geliri üzerine: Nevzat Evrim Önal'ın çağrısına cevap

Nevzat Evrim Önal, Sol haber sitesinde ‘evrensel gelir’, ‘temel gelir’, ‘vatandaşlık geliri’ gibi farklı isimlerle anılan uygulamaya dair Marksist pencereden bütüncül ve eleştirel bir yazı yazdı. Sadece alt gelir gruplarına ödendiğini sanması üzerine gelirine bakılmaksızın tüm yurttaşlara ödendiğini hatırlatmam nedeniyle bloklayan Uğur Gürses’in mutlaka okuması gereken bir yazı. Önemli ölçüde katıldığım yazısını Keynesyen, post-Keynesyen iktisatçılara bir çağrı ile bitirdiğinden çağrıya cevap niteliğindeki bu yazıyı yazmak istedim.

Ben evrensel gelir uygulamasına aşağıdaki saiklerle karşıyım:

1-          Bill Gates’e, Ali Sabancı’ya, Elon Musk’a aylık düzenli bir para verilmesinin anlamı yok. Zenginlerin harcama eğilimi düşük, tasarruf eğilimleri yüksek olduğundan bu aldıkları parayı finansal yatırımlarına ekleyeceklerdir, harcayıp ekonominin canlanmasına katkı sunmayacaklardır.

2-          O nedenle, işsizlik maaşının artırılması, süresinin uzatılması, şartlarının ve kapsamının genişletilmesi çok daha anlamlı ve işçilerin pazarlık güçlerine çok daha büyük katkı sunar. Çünkü nihayetinde pazarlık gücü, anlaşmaya varmadığınız durumda maruz kalacağınız maliyet ve ayakta kalma kapasiteniz ile ilgili. İşinizi kaybettiğinizde ücreti ve çalışma koşullarıyla düzgün ve tatmin edici bir iş bulabileceğiniz süre kadar ve o sürede yaşam koşullarınızı koruyabileceğiniz kadar ödenecek bir işsizlik maaşı, halihazırda çalıştığınız işyerinde ücretinizi ve çalışma koşullarınızın iyileştirilmesi yönündeki taleplerinizi seslendirmek yönünde sizi cesaretlendirir. Türkiye’de ve ABD’de işsizlik maaşı kısa süreli ve az ödendiğinden işçiler çalışma ve yaşam koşullarını kötüleştiren koşullara boyun eğmek zorunda kalıyorlar. Kamu istihdamının ve kamu yatırımlarının artırılıp işsizliği sıfırlamak yönünde tasarlanması, özel sektördeki işçilerin pazarlık güçlerini ve ücretlerini destekleyici olacaktır. (Özelleştirmelerin verimliliği artıracağı iddiasının palavra olduğu da son 40 yılda deneyimlendi, verilerle ortaya kondu.)

3-          Vatandaşlık hakkı, vatandaşlık gelirinden ziyade, Nevzat Bey’in de vurguladığı üzere, temel hak olan sağlık, eğitim, barınma, ulaşım gibi hizmetlerin ücretsiz kılınmasını gerektirir. Bu temel ihtiyaçlar fiyatları arttığı sürece istediğiniz kadar vatandaşlık geliri ödeyin, yine vatandaş değil müşteri konumunda olacaksınız ve vatandaşlık gelirinin bu hizmetlerin artacak olan ücretini karşılamaya yeteceğinin garantisi de yok. Ki artırılması talep edildiğinde holdinglerin vergi borçlanmasına ses etmeyen neoliberal şarlatanlar enflasyona, faiz artışına sebep olur, bütçe disiplini bozulur diye feveran edip toplumu susturmak üzere ekranlara çıkacaklar.

Nevzat Bey’in post-Keynesyen iktisatçılara çağrısına dönecek olursam;

“2. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünyada Keynesçi politikalarının uygulandığı otuz yıl, ancak kapitalist düzenin kendisinden daha eşitlikçi bir düzen tarafından tehdit edilmesi durumunda tekrarlanabilecek bir dönemdir. Ortada böyle bir tehdit yokken bu tehdidi yaratmaya çalışmaktansa o döneme bir asrı saadet muamelesi yapıp benzer uygulamalar önermek, ağaç yokken meyveyi istemek oluyor.”

İlk cümleye katılıyorum. Sosyalist ve sendikal hareketler güçlüyken ve dünya sisteminde bir sosyalist alternatif varken Batı kapitalizmi işçilerini razı etmek ve cezbetmek için tavizler verdi; eğitim, sağlık, ulaşım gibi hizmetleri ücretsiz kılarak sınıf atlama imkanları sundu. Sovyetlerin çöküşü ve sosyalist hareketlerin zayıflamasıyla bu tavizleri verme gereği duymadı, eğitim yoluyla sınıf atlama imkanı da özel üniversitelerin burslu kontenjanlarına kadar daraltıldı. İngiliz ekonomi sosyoloğu Bob Jessop bunu tek ulus’tan ikili ulus’a geçiş olarak tasvir ediyor: Sosyal refah devleti döneminde tüm ulusa bu imkanlar sunulurken, neoliberal dönemde ulus ikiye bölünüp küçük bir azınlığa sunulur oldu ve başaran küçük azınlık başaramayanlara gösterilerek “Bak o mor inek başardı, sen başaramadın. Sen de farklı olsaydın, çok çalışsaydın sen de başarılı olurdun” denilmekte.

Yukarıda alıntıladığım paragrafın ikinci cümlesine dair ise Keynesyen ve Keynes ile Marx arasında bir sentez arayışı olan ve yakın durduğum post-Keynesyen yaklaşımın, Marksizm gibi bir ideoloji olmadığını, sadece Makroekonomi’ye dair bir çerçeve sunmaya çalıştığını söylebilirim. Yani post-Keynesyen yaklaşım, Marksizm gibi, tarihe, psikolojiye, sosyolojiye, antropolojiye, devlete, siyasete dair kendi içinde tutarlı olmaya çalışan ve her şeyi açıklamaya çalışma çabası içinde olan bir ideoloji değil. Sadece işsizlik, enflasyon, kamu bütçesi, faiz, yatırım, cari açık gibi makroekonomik fenomenler arasındaki ilişkileri anlamaya ve verili koşullar içinde sosyal refahın nasıl adil bölüşülüp artırılabileceğine dair politikalar öneren ‘mütevazı’ bir çaba. Dolayısıyla bakış açısı ve imkanları kısıtlıdır. Ama her post-Keynesyen iktisatçının kendi meşrebince bir devlet, toplum, sosyoloji anlayışı ve varsayımları var. Milliyetçi post-Keynesyenler de var, liberal devlet anlayışına yakın olanlar da. Küreselleşmeyi dönüştürmekten, demokratikleştirmekten yana olanlar da var, küreselleşmeye karşı olanlar da.

Bu noktada şunu sıkça vurguladığımı da hatırlatmalıyım: Kamu istihdamını ve kamu yatırımlarını ekonomiyi istikrara kavuşturması ve eşitsizliği, yoksulluğu, işsizliği azaltması için öneriyoruz fakat Türkiye pratiğine baktığımızda bu enstrümanlar tam tersi yönde kullanılıyor. Örneğin Prof. Erol Katırcıoğlu, 1991’de DYP-SHP koalisyonunda Başbakan Erdal İnönü’nün ekonomi danışmanlığını yaparken, KİT’lerin hammadde ve girdileri maliyetlerinin altında holdinglere satıp holdinglerin aşırı kar yapmalarına imkan sağlarken, oluşan görev zararını artan bütçe açığı üzerinden vergi olarak yurttaşlara bindirildiğini tespit etti ve “Bana kalsa KİT’leri bedava satarım” dedi. Bir diğer örnek, AKP dönemindeki çifte maaaşlar ve hem AKP döneminde hem de öncesinde yeterince erk sahibi olan koalisyon ortağı partilerin kamu kurumlarına yandaşlarını doldurması durumu. Her iki örnek de kamu yatırımı ve kamu istihdamının eşitsizliği artırıcı etki gösterdiği durumlar. Dolayısıyla demokratikleşmiş ve karar alma süreçleri adem-i merkezileşmiş (yerelleşmiş), iktidarın parçalandığı bir devlet gerekiyor bu önerilerin hedeflediği sonuçları üretmesi için. Ama devletin demokratikleşmesi, nasıl demokratikleştirileceği tartışması post-Keynesyen iktisadın haddini ve sınırlarını aşıyor. Her post-Keynesyen iktisatçı, kendi demokrasi algısına ve ülkesine göre bir siyasi pozisyon alabiliyor.

Nevzat Bey, yazısının sonunda şunları söylüyor:

“Talep edilmesi gereken, insanlığın mevcut gelişkinlik düzeyine göre belirlenecek temel ihtiyaçların bedelsiz karşılanmasının bir yurttaşlık hakkı olarak tanınması ve bunların karşılanmasının devletin temel sorumluluğu haline getirilmesidir.”

O zaman şu soru gündeme gelir:

Kamu istihdamı ve yatırımları yoluyla istihdamın ve ücretlerin artırılması gibi Keynesyen sosyal refah politikalarının uygulanmasını mümkün kılacak bir “daha eşitlikçi bir düzen tarafından tehdit edilmesi durumu” yok ise, temel ihtiyaçların karşılanmasını yurttaşlık hakkı olarak devletin sorumluluğu haline getirmek niye mümkün olsun?

İlki mümkün değilse, ikincisi de pek ala mümkün değildir?

Fakat benim daha çok mesele ettiğim, devrimi ya da dünyanın herhangi bir yerinde yine kapitalizme alternatif olarak tehdit olabilecek sosyalist bir rejimin kurulmasını beklemek zorunda mıyız sosyal refah politikalarını uygulamak ve uygulanmasını talep etmek için?

Ya da bu politikaların uygulanması gerçekten devrim ihtimalini bertaraf mı ediyor? Devrim için illa işçi sınıfının sürünmesi mi gerekiyor? Ben pek emin değilim.

Ben kendi adıma, şimdi insanların hayat şartları nasıl iyileştirilebilir sorusunun ve siyasetinin ve dayatılan yoksulluğun bilimsel bir temeli olmadığının ifşasının peşindeyim.

1 Temmuz 2024 Pazartesi

Özgür Özel’in bölgesel ve sektörel asgari ücret önerisine dair

Yıllardır faiz artsın ki yabancı gelsin, aşırı talep var kısılmalı, asgari ücret artarsa enflasyon daha çok artar alım gücü düşer diyip ve Mehmet Şimşek’e 'vatan meselesi' kisvesi altında destek kampanyaları düzenleyip geçtiğimiz hafta asgari ücret artışından yana beyanlarda bulunan, temel hedefi enflasyonu talep ve ücret kaynaklı gösterip emeği baskılamak ve tekelleşmeyi, finansallaşmayı artırmak olan enflasyon hedeflemesi uygulamasını savunagelmiş Özgür Demirtaş, Selva Demiralp ve hukukun üstünlüğünü gelsinler diye istediği yabancı sermayenin kazanacağı faiz gelirini eleştirmeye başlayan, aşırı karların enflasyona katkısını gizlemek için “firmalar gelecekteki maliyet artışlarını fiyatlarına yansıtıyor” dedikten 6 ay sonra açgözlülük enflasyonunu kendi bulmuş gibi poz veren Mahfi Eğilmez’in desteklerken apolitik ve politika üstü, objektif konumlarını yitirmedikleri partileri CHP’nin Genel Başkanı Özgür Özel “geçim yoksa secim var” sloganıyla miting düzenledikten 1 gün sonra bölgesel ve sektörel asgari ücret önerdi.

Tutarlılığın, tefekkürün, kendine dışarıdan bakmanın norm olmaktan çıktığı bu tuhaf zamanlarda bu tür karakterlerin aktörleşmesinin analizini sosyal-psikologlara bırakıp bölgesel ve sektörel asgari ücret uygulamasının olası sonuçlarını tartışalım.

Her ne kadar CHP’nin 2023 genel seçimlerini kaybetmesine sebep olan anaakım iktisatçıların kemer sıkma önerilerine mesafe alıp yerel seçimleri kazanmasına vesile olan Prof. Dr. Yalçın Karatepe’nin bakışını tam yansıtmasa da, Özgür Özel’in bu önerisi ücretlere sadece maliyet olarak bakan anaakım yaklaşımdan neşet ediyor.

Bu tüm derdi sömürüyü bilimsel kılıf uydurarak aklamak olan anaakım yaklaşıma göre işsizliğin de enflasyonun da müsebbibi, ücretlerinin düşürülmesini kabul etmeyen isçilerdir. Ücretler düşürülürse firmaların daha çok isçi alacaklarını sanacak kadar gerçekçi olan bu teoriye itimat eden iktisatçılar, talebin her artışının fiyat artışıyla karşılık bulduğunu zannediyorlar. Oysa satışlar artmadığı sürece firmalar aynı sayıdaki işçiye daha düşük ücret ödeyerek karlarını artırmayı düşünürler, sırf ücretler düştü diye extra işçi alımına gitmezler- ki ücretler düştüğünde satışlar da düşer ve işçi çıkarırlar çünkü talebin temel kaynağı ücretlerdir. Stoklanamayan ve hemen yeniden üretilemeyen ürünlerde ve arz kısıntısı durumlarında talebin artması fiyatların artmasını tetikler, diğer durumlarda ve yeterince rekabet ve atıl kapasite varsa, üretim artışını tetikler.

Bir firmanın işçisinin başka bir firmanın müşterisi olduğunu, bir firmanın ücret maliyetlerinin diğer firmaların hasılat kaynağı olduğu gerçeğini hatırlayıp ekonominin tek bir firma ve tek bir üründen müteşekkil statik bir yapı değil, finansal akışların olduğu dinamik bir döngü olduğunu kavradığınızda asgari ücreti düşük tutmanın, bölgelere veya sektörlere göre ayrıştırmanın anaakım teorinin beklediği sonuçları üretmeyeceği de berraklaşır.

Bu uygulamanın olası sonuçlarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Asgari ücreti bir veya birkaç bölgede ve sektörde düşük tutmak, bu bölgelerde ve sektörlerde çalışan işçilerin alım güçlerini, tüketim harcamalarını baskılayacağından, onların satın aldıkları ürünleri üreten diğer sektörlerdeki ve bölgelerdeki firmaların hasılatlarını düşürür. Düşen hasılatlardan dolayı artırılamayacak olan üretim işsizliği artırarak, işçilerin asgari ücretin yüksek olduğu sektörlere ve bölgelere yönelmesini boşa çıkarır çünkü bu yönelinen bölgelerdeki ve sektörlerdeki ücretleri baskılayarak asgari ücreti düşük tutulan sektörlere ve bölgelerdeki ücretlere yakınsatır ve hedeflenen sonuca varılmamış olunur.

2. Düşük tutulan ücretler ve alım gücü verimliliği baskılar, baskılanan verimlilik şimdiye değin olduğu üzere enflasyonu yukarı yönlü destekler.

3. Ücretlerin düşük tutulduğu bölge ve sektörlerdeki işçiler, yaşam standartlarını koruma saikiyle yapılan borçlanmayı ve bu nedenle finansal istikrarsızlığı daha da artırır.

4. Ülke ekonomisini, daha verimli üretim teknolojisine geçişi gereksiz kılarak hâlihazırda muzdarip olunan emek-yoğun üretime daha çok sabitler.

5. Firmalar sırf ücret maliyetleri görece düştüğü için fiyat indirimine gitmeyeceklerinden dolayı asgari ücretin düşük tutulduğu sektörlerdeki ve bölgelerdeki firmaların kar-marjı fiyatlaması yükselir, haksız rekabet avantajı yaratılır.

6. Eğer seçilecek sektörler ihracat yapan sektörler olursa, ihracat fiyat esnekliği ve rekabeti yüksek ürünlere yoğunlaştığından hâlihazırdaki ihracatın miktarını değil, ihracatçıların karlarını destekler.

7. Artan ücret eşitsizliği hâlihazırda zaten yüksek olan eşitsizliği daha da körükler.

8. ‘Eşit işe eşit ücret’ ilkesi ve adalet duygusu zedelenir.

Özetle bu öneri, ülkenin ihtiyacı olan eşitlikçi ve demokratik kalkınma perspektifinden mahrum olduğu gibi hedeflerini gerçekleştirme yetisinden bile yoksundur. İşsizliği ve enflasyonu düşürmek, tam tersine ücretleri yoksulluğu bertaraf edecek ve verimliliği artıracak kadar yükseltmekten geçiyor.

11 Mayıs 2024 Cumartesi

Firmalar-arası bölüşüm çatışması, enflasyon, mali disiplin ve bir vergi önerisi

Enflasyonun işçiler ve sermaye arasındaki bölüşüm çatışması boyutuna odaklandık şimdiye değin. Yanlış değil, fakat eksik. Zira firmalar-arası ve işçiler-arası bölüşüm çatışmaları, işçi-işveren arası çatışmayı da belirliyor.

Enflasyonun kök sebebi olarak addettiğimiz ‘gelir üzerindeki çatışma’dan kastedilen şudur:

Bir tüketim malının fiyatı arttığında, o ürünü tüketenler tüketim miktarını korumak amacıyla gelirlerini artırmak için ya kendi ürünlerinin satış miktarını ya da  ürünlerinin fiyatlarını artırmaya çalışırlar. Örneğin artan enflasyon karşısında alım gücü eriyen işçiler ücretlerini artıramazlarsa ikinci bir iş yaparak emek arzlarını artırırlar yaşam standartlarını korumak için.

Eğer (ulusal) gelir (üretim) artırılamazsa, taraflar pazarlık güçlerince verili gelirden aldıkları payı artırma yarışına girişirler ve bu da fiyatlara yansır. Verimlilik artışı sayesinde üretim arttıkça sarsıcı bir fiyat artışı yaşanmadan taraflar gelirlerini artırabilirler.

Burada kritik olan, fiyatlarını belirleme gücüne sahip olanlar, sektörlerini domine eden büyük firmalardır. Küçük ve orta ölçekli firmalar hem piyasadaki fiyatı veri olarak alırlar hem de maliyetlerindeki artışları büyük firmalar kadar fiyatlarına yansıtamazlar. Bunun sebebi de büyük firmaların müşterileri orta-üst gelir grubundan müsteşekkil iken, küçük firmaların müşterilerinin orta-alt gelir grubu olmasıdır. Üst gelir grubunun talebinin fiyat esnekliğinin alt gelir grubuna göre düşük olması, büyük firmaların fiyatlarını daha rahat artırabilmesine imkan tanır.

Ingiltere'de firma büyüklüklerine göre kar payı (markup). Kaynak: Bank of England

Bir diğer önemli faktör, büyük firmalar daha büyük kapasite ile ve daha sermaye-yoğun teknik ile çalıştıklarından (yani maliyetleri içinde sabit maliyetlerin payı daha yüksek olduğundan), üretimlerini artırdıkça birim maliyetlerini daha çok düşürebilirler.

Enflasyon sorunu da tam bu noktada, üretimin artırılamadığı arz kısıtları durumlarında nüksediyor. Firmalar arzı ya artan talebe cevap verecek kadar ya da artan girdi maliyetlerini daha yüksek üretimle absorbe edecek kadar artıramadıklarında fiyat artışına giderler. Büyük firmalar da piyasa güçleri ve ürünlerine olan talebin düşük fiyat esnekliği ölçüsünde artan fiyatları bahane ederek kar marjlarını artırma fırsatını değerlendirirler. Örneğin 2005’te petrol fiyatları çok yükseldiğinde önde gelen küresel finans şirketlerinin ve iktisatçıların “1971 petrol krizinin benzeri yaşanacak” şeklindeki öngörüleri gerçekleşmedi, çünkü 2005’te dünyada ithalatı ucuzlatacak şekilde Dolar endeksi düşüyordu ve Çin faktörünün yanısıra firmaların daha yüksek bir atıl kapasiteleri vardı ve artan üretime yedirebildiler maliyet artışlarını. Fakat 1971’de kapasite kullanım oranları çok yüksekti ve daha fazla üretim artışı pek mümkün değildi. 2022’deki Ukrayna İşgali’nin tetiklediği petrol fiyatlarındaki artış da tedarik sorunlarından ötürü üretim artmadığından daha yüksek üretimle absorbe edilemediği için fiyatlara yansıdı.

Bir diğer kritik husus, eğer ürüne talebin fiyat esnekliği düşükse, daha yüksek fiyata daha az miktarda satıldığı halde daha yüksek hasılat yapabilir bir firma çünkü talep miktarı fiyat artışı kadar düşmeyecektir. Talebin fiyat esnekliği yüksekse, fiyat düşürerek daha çok satarak hasılatını artırabilir fakat burada karlarının artıp artmayacağı maliyet kompozisyonuna bağlı. Eğer emek, hammadde, enerji gibi değişken maliyetlerin toplam maliyetler içindeki payı yüksekse, yani emek-yoğun üretim yapıyorsa, üretim miktarını artırması birim maliyetini pek düşürmeyecektir. Bu durumda hasılatının artması karının artmasını ima etmeyecektir.

Bu ikilem, firmaları taleplerinin fiyat esnekliğini düşürecek olan müşteri bağımlılığı, reklam, pazar araştırması gibi yeniliklere ve maliyetlerinde de değişken maliyetlerin payını düşürecek üretim teknolojisinde ilerlemelere yönlendirir. Toplam hasılat eğrisi talebin fiyat esnekliğinin düşürülmesiyle daha dikleştikçe ve toplam maliyet eğrisi de sabit maliyetlerin payının artmasıyla düzleştikçe (eğimi düştükçe), toplam hasılat ve toplam maliyetin eşitlendiği başa baş noktası daha da düşürülecektir. Daha düşük bir başa baş noktası, hem daha yüksek bir kar marjini mümkün kılar ve daha erken bir üretim noktasından itibaren kar yapmaya başlamayı hem de fiyat düşürerek başa baş noktası daha yüksek olan rakip firmayı alt etmeyi mümkün kılar. Açık ki, bu inovasyonları yapabilen büyük firmaların hasılat eğrileri daha dik, maliyet eğrileri daha düzdür, dolayısıyla başa baş miktarları daha düşüktür. Sadece sabit maliyetleri görece daha yüksek olduğundan başa baş fiyatı daha yüksek olabilir.

Büyük firmaların bu talep yapıları ve maliyet yapıları sayesinde gerçekleştirdikleri aşırı karlarının son dönemde yaşanan enflasyondaki yükselişine katkısını IMF bile kabullendi. Fakat bu büyük firmaların sebep olduğu enflasyonu düşürmenin maliyeti sadece işçilere değil, küçük ve orta ölçekli firmalara da ödetiliyor, enflasyonun talep kaynaklı olduğu iddiasına dayanarak uygulanan faiz artışları ve kemer sıkma politikalarıyla.

Soru basit: Hangi firmaların müşterileri kemer sıkma politikaları karşısında gelir kaybına uğrayıp taleplerini kısmak zorunda kalacaklar?

Elbette, küçük ve orta ölçekli firmaların. Büyük firmaların üst gelir grubu müşterileri, zaten tasarruf edebileek kadar yüksek gelire sahipler ve taleplerinin fiyat esnekliği de gelir düzeylerinden ötürü düşük.

Hangi firmaların borçlarını artan faizler nedeniyle çevirememe sorunu ile karşı karşıya kalıp üretimlerini ve istihdamlarını kısma ihtimali daha yüksek?

Elbette, küçük ve orta ölçekli firmaların.

Yani küçük firmalarda çalışan işçiler işlerini kaybedip yine küçük firmalardan satın aldıkları malları daha az satın alacaklar.

Büyük firmaların satışlarında azalma, istihdamlarını kısma ve dolayısıyla (eğer aşırı özgüvenlerinden kaynaklı aşırı borçlanmaya gitmemişlerse) bilançolarının sarsılma ihtimali daha düşüktür çünkü büyük firmaların hasılat kaybı durumunda ayakta kalma kapasitesi daha yüksektir.

Özetle, büyük firmaların sebep olduğu enflasyonun bedelini sadece işçiler değil, yanısıra küçük firmalar da ödemektedirler. Küçük ve ortak ölçekli firmalar bu kemer sıkma politikaları ve faiz artışlarıyla iflas ettikçe, büyük firmaların da pazar payları ve tekelleşme artar.

Peki enflasyonun kök sebebi gelir üzerindeki çatışma ise, çözümü nedir?

Çözüm, bu çatışmanın hükümetçe dezavantajlılar lehine modere edilmesidir. Nihayetinde enflasyonla mücadele sadece enflasyonu düşürmek değildir, enflasyon altında ezilen insan sayısını da azaltmaktır.

Bunun iki önemli enstrümanı da maliye ve gelirler politikalarıdır.

İşsizlik maaşının miktarını ve süresini artırmak, faydalanma kriterlerini yumuşatmak gelirler politikası kapsamındadır. Daha yüksek işsizlik maaşı, iş kaybından kaynaklı talep düşüşünü engelleyerek işsizliğin işsizliği artırmasına da ket vurur.

Asgari ücreti artırmak ve kamu istihdamını ve ücretlerini artırmak da özel sektördeki ücretlere yukarı yönlü destek sunar. Arz kısıtı sorunları yoksa ve piyasa yeterince rekabetçiyse, ücret ve gelir artışının tetiklediği talep daha fazla üretimle karşılık bulacaktır. Verimlilik artışının altında kalan ücret artışı, sorun olacak kadar yüksek bir enflasyona sebep olmaz. ABD’de pandemi öncesi düşük enflasyona ücretlerin katkısı %68 düzeyinde iken, pandemi sonrası yüksek enflasyona katkısı %7 kadar.

Enflasyonu düşürmeye yönelik maliye politikası ise, ulaşım, barınma, eğitim, sağlık gibi temel hak ve ihtiyaçların kamu tarafından ücretsiz veya çok ucuz sunulmasının yanısıra aşırı-kar fiyatlaması yapan büyük firmalara dönük vergilendirmeyi kapsar. (Bir önceki yazıda kiraların devlet tarafından ödenmesinin imkanlarını tartışmıştım.)

1 yıldır bir işe yaramayan faiz artışından çok daha etkili olabilecek bir diğer yaratıcı öneri de firmalara, fiyatlarına yansıtmadıkları maaş artışları kadar vergi indirimi sağlamak olabilir. Bu sayede, ücretleri baskılamak için bahane olarak kullandıkları ama aslında yüksek kapasite kullanım oranı ve yüksek sendikalaşma durumunda olabilecek ücret-fiyat spiralı riski de bertaraf edilmiş, enflasyon baskılanmış olur.

Ücretleri artan işçiler, gelir düzeylerinden ötürü harcama eğilimleri yüksek (tasarruf eğilimleri düşük) öldüğündan daha çok harcadıkları takdirde kurumlar vergisi topla(ya)mayan devlet de zaten vergi gelirlerini dayandırdığı KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerden daha çok toplayacaktır. Fiyatlara yansıtıldığında artacak karlara mukabil bir kurumlar vergisini toplayamadığından, ücretlilerin harcamasıyla daha çok dolaylı vergi toplayacaktır, obsessive düzeyde takıntı yaptıkları bütçe açığı da düşecektir. Vergi toplayamasa bile, harcamak için vergiye ve borçlanmaya ihtiyaç duymayan devlet için çok bir sorun yok, yeter ki bütçeyi sosyal refah çerçevesinde kullanmayı engellemek için uydurulan ‘mali disiplin’ ve ‘denk bütçe’ adı altında KDV, ÖTV, benzin, elektrik vs. zammı yapılmasın.

Bu neoliberal tasarımıyla ‘mali disiplin’e itiraz etmek, paranın yoktan yaratıldığını kavrayamayanların itiraz diye sunduklarını sandıkları “önüne gelene para dağıtılsın” demek değildir; halihazırda zenginler lehine tasarlanan bütçenin ve para politikasının, madunlar lehine tasarımını ve disipline edilmesini savunmaktır.

23 Nisan 2024 Salı

Devlet tüm kiracıların kirasını üstlenebilir mi? Öderse ne olur?

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in emeklilerin maaşlarını artırmamasını "Bunu yapmak için Türkiye’nin yurt dışından %50’den fazla bir faizle borçlanması gerekecekti. Böyle yaparsak, gelecek nesilleri de ipotek altına alacaktık. Buna izin veremezdik" şeklinde savunduğu 9 Nisan 2024’te basına yansıdı.

Söyledikleri baştan aşağı yanlış…

Herşeyden önce Türk devletinin TL ile yapacağı ödemeler için yurt dışından borçlanmasına gerek yok. Döviz cinsinden bile borçlansa şu anda bunun için ödeyeceği faiz %50 değil, %7 civarında.

Aslında kamu harcamasını finanse etmek için yurt içinden TL borçlanmasına da, vergi toplanmasına da gerek yok. Kamu harcaması yapıldığı anda, harcamayı finanse eden Hazine’nin bankası MB yoktan para yaratır. Bunu MB kendi sitesinde de söylüyor:

“Devletin gerek yurtiçi gerekse de yurtdışı tahsilat ve ödemeleri ve bütün Hazine işlemlerini ve her türlü para nakil ve havale işlemlerini gerçekleştirir.”

Bankaların Hazine’de hesabı yok ama bankaların da bankası olan MB’da hesabı vardır. Merkez Bankası, bankanın MB’daki ‘banka mevduatı’ hesabına para yazar (rezerv para aktarır), banka da bunun karşılığında paranın aktarılacağı kişinin veya firmanın mevduat hesabına para yazar. Eski Fed Başkanı Bernanke’nin deyimiyle sadece bir bilgisayar tuşu ile yoktan para yaratılır, vergi ile ödenmez. (“Ama ABD Doları uluslararası rezev para, o istediği kadar basabilir” diye itiraz ettiklerini sananlar artık şu basit gerçekleri kavrayıp sussunlar: i) Uluslararası rezerv para olması, sadece ithalat ödemelerini kendi para birimleriyle yapmasından kaynaklı kur riskine maruz olmama avantajı sağlar. ii) Para yoktan yaratılır derken, kimse sonsuz para basılsın demiyor, ki zaten bu imkansız ve para miktarının kısıtı paraya olan taleptir, sonsuz talep de yoktur. iii) “ABD para basıp enflasyonu dışarı ihraç ediyor” demeden önce bir zahmet, döviz kurunu ve enflasyonu düşürmek için ABD’nin bastığı Dolar’ın size gelmesi için çırpındığınızı hatırlayın.)

Vergi ödendiğinde, vergi yükümlülüğü ortadan kalktığından bir yükümlülük, bir borç sözleşmesi olan para da yok olur: Vergi ödeyen firmanın veya kişinin bankasındaki mevduat hesabından ilgili meblağ silinir, bankanın da MB’daki mevduat hesabından aynı miktarda rezerv para silinir. (Bankaya kredi borcunuzu ödediğinizde de para yok olur, çünkü kredi alırken para olarak yarattığınız borç sözleşmesi sonlanmıştır.).

O nedenle ‘Vergilerimiz nerede?” sorusu, anlamlı bir soru değildir. Vergi olarak ödediğiniz para, yok olmuştur.

Dolayısıyla kamu borcunun, kamu harcaması vergi gelirlerinin üzerine çıktığında ortaya çıkan bütçe açığını finanse etmek ile de bir ilgisi yoktur. Dünyanın hiçbir ülkesinde kamu borcu ile bütçe açığı denk değildir ve hatta Almanya'nın bütçe fazlası verdiği 2013-2019 yılları arasında yaptığı kamu borcunun GSYİH’ya oranı, bütçe açığı verdiği 2020 sonrasına nazaran daha yüksektir.

Kamu borcunun tek amacı, tahvil faizlerini kontrol etmektir: Daha fazla kısa vadeli borç ihraç edildiğinde kısa vadeli bonoların faizleri artar (bonoların fiyatları düşeceğinden faizleri artacaktır), daha fazla uzun vadeli tahvil ihraç ettiğinde de uzun vadeli tahvillerin faizi artacaktır. Faizleri indirmek isterlerse de MB tahvilleri satın alarak tahvillerin fiyatını artırır.

Vergi toplanmasının amacı da, para birimini ulusun ortak para birimi olarak kabul ettirmek, devletin sınıfsal tercihi yönünde yeniden bölüşüm ve alkol, tütün, lüks gibi bazı tüketim davranışlarını yönlendirmektir.

Devletler borçlarını aslında ödemediklerinden, vadesi gelen tahvili yeni tahvil ihraç ederek ödediğinden (yani roll-over yaptıklarından), ödese bile vergi ile değil yoktan para yaratarak ödenecektir. Ayrıca, bugün ihraç edilmiş 30 yıllık tahvilinin ödemesini bugün çocuk olanlar ebevyenlerinden miras olarak aldıklarında edinecekler. Dolayısıyla kamu borcunun gelecek kuşaklara yük olduğu idddiası da yanlış.

Özetle, bir devlet kendi para birimi cinsinden borcunu ödeyemez ve ödemelerini yapamaz duruma gelemez. Hazine’nin MB’dan nakit avans çekmesinin ve MB'na doğrudan tahvil satmasının yasaklanması ise Meclis’ten ek bütçe çıkarmakla bypass edilmektedir. Bir anlamı yoktur bu yasakların.

Bir özel entite olarak, MB zararının da hiçbir makroekonomik etkisi yoktur. Bu konuda anaakımcı iktisatçılar, her konuda olduğu gibi yüzlerce defa ağız değiştirdiler.

Önce MB’nin zararını, karları gibi Hazine’ye aktaracağını iddia ettiler. Oysa MB zararını Hazine’ye aktarmaz, ‘ertelenmiş varlık’ (deferred asset) hesabına yazar ve sonraki yılların karından düşer.

Bu yalan tutmayınca, para basarak zararını karşılar demeye başladılar. Yıllardır zarar eden İsviçre ve 2 yıldır zarar eden Fed para basmadı zararını karşılamak için.

Bu uyduruk iddia da verilerle çürütülünce, MB kredibilitesinin düşeceğini iddia ettiler. Sanki 2 yıldır Fed’in ve 10 yıldır İsviçre MB’nin kredibilitesi düştü de para birimleri ve kendileri itibar kaybetti. 

MB baş ekonomistliği yapmış olanı da, Hazine’ye daha az kar aktarılacağından bütçe açığını artıracağını, artan bütçe açığının vergi artışlarına sebep olacağını iddia etti.

O da büyük yalan...

MB her halükarda yoktan para yaratarak Hazine’nin harcamalarını finanse etmeye devam edebilir ve yıllardır büyüyerek artan bütçe açığı artışına karşı vergiler artırılmadı ABD’de- aksine indirildi. Hiçbir finansman sorunu da yaşamadı. Son 10 yıldır MB defalarca zarar eden İsviçre’de de sadece pandemi yıllarında bütçe açığı verildi.

Anaakımcılar bu yalanları niye bilim diye pazarlıyorlar?

Aşağıda önerisini sunacağım yoksullaştırmayı bertaraf edecek benzer kamu yatırımı, kamu istihdamı, sosyal politikalar gibi politikalara karşı durup kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmak için…

O nedenle biz heterodokslar ile karşı karşıya gelmeye cesaret edemiyorlar.

Gelelim devletin tüm kiracıların kiralarını üstlenmesinin imkanlarına…

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın duyurusuna göre, 2024 kentsel dönüşüm kira desteği, İstanbul için 5500 TL, diğer 4 büyük şehirde 4500 TL, diğer illerde 3750 TL kadar. Riskli binada oturanlara kira desteği en fazla 18 ay sürüyor. Bunlar oldukça acımasız rakamlar.


Türkiye nüfusunun yaklaşık %25’i kiracı. 2022’de bu oran %18.72 idi. Ev sahipliği oranı düşüp kiracı oranı artarken, ev bir ikamet ihtiyacı olmaktan bir spekülatif yatırım aracı olmaya daha çok evrildi. Kiracı oranı çoksa bir ülkede ve dolayısıyla satın alınan evin artacak olan kira gelirleriyle kendisini kısa sürede amorti edeceği beklentisiyle eve talep artar. Bu da ev fiyatlarını yukarı çeker, çünkü evin arzı kısa vadede esnek değildir, hemen yeniden üretilemez- inşaat en az 2 yıl sürer. Örneğin son 5 yılda ev fiyatları, ev sahipliği oranı yüksek olan Norveç'te %25, İsveç'te %22; ev sahipliği oranı düşük olan Türkiye'de %677 artmış.

Çok basit aslında: Herkes ev sahibiyse bir ülkede, kime seneye artan bir kirayla kiralayarak ya da daha yüksek fiyata satarak o satın aldığı evden kar etmeyi bekleyecek ki?

O halde kiracı oranını düşürdükçe, ev sahipliği oranını artırdıkça ev de fiyatı artan, artacağı beklenen bir spekülatif yatırım aracı olmaktan çıkar.

Evet, verili ekonomi ve hukuk düzeninde devlet tüm evlere el koyamaz.

Ama kiracıların kiralarını üstlenebilir ve bunun için yukarıda açıklandığı üzere bir finansman kısıtı da yok.

Kiracısı devlet olan kişi, kirasını artırabilir mi kafasına göre?

Bu ev sahiplerine ödenecek kira para arzını artırıp enflasyon yaratır mı?

Ev sahiplerinin büyük kısmının yeterince yüksek geliri olanlar olduğu düşünüldüğünde bu edindikleri parayı harcamaktan ziyade tasarruf edip finansal yatırımlara yönlendireceklerdir. Tıpkı ABD, Japonya ve AB’de 2008 sonrası yapılan Miktarsal Genişleme programı çerçevesindeki tahvil alım programlarında ve Türkiye’de KKM’de olduğu gibi.

Aslında ev sahipleri için artan bir gelir de yok. Kiracıdan aldıkları parayı devletten almış olacaklar. Dolayısıyla harcama kapasitesi artan, kiracılar olacak; ev sahipleri değil.

Ola ki kiracıların büyük kısmı harcadılar o ellerinde kalan parayı. Bu düzenli olarak edinilecek gelirden kaynaklı harcama sürekli olmayacak, belli bir refah seviyesine ulaşıldıktan sonra tasarruf edilecek ve daha önemlisi harcansa da talep, stoklanamadıkları ve hemen yeniden üretilemediği için talebi arttığında üretiminden ziyade fiyatı artan gıda gibi dayanıksız mallara değil,  yeniden üretilebilen, stoklanabilen ve sermaye-yoğun teknikle üretilebilen olduğu için talep artışı fiyat artışından ziyade üretim artışıyla karşılanan dayanıklı mallara yönlenecektir. Bu üretim artışı da istihdamı artıracaktır.

Türkiye için risk, ithalatın artmasıdır. İthalat artışının dövize talebi ve bu sayede döviz kurunu artırarak enflasyonu nüksettirmesi de, Türkiye’nin döviz bulmakta sıkıntı yaşamasıyla ve 2022 kışında Ukrayna Savaşı’ndan ötürü artan enerji ödemelerinde olduğu gibi ani ve acil bir ödeme ihtiyacı durumunda mümkündür. Artan ithalat hem yerli üreticilerin fiyat artırma imkanlarını baskılayarak hem de vergi gelirleri büyük oranda ithalata bağlandığından ithalatın azalması durumunda nükseden bütçe açığını düşürerek, yapay ‘denk bütçe’ hedefi çerçevesinde yapılan zamlara ihtiyacı bertaraf ederek enflasyonu baskılamıştır Türkiye’de. Daha önemlisi, kur üzerinde ithalat ve ihracat hacminden ziyade finansal yatırımların etkisi vardır. İthalat sorununu da yine kamu yatırımlarıyla çözmek mümkün.

Eğer ki bu kiracıların kiralarının devlet tarafından ödenmesiyle yaratılan para, ülkenin verili sermaye ve emek kapasitesinin üzerinde bir harcamaya ve dolayısıyla enflasyona sebep olursa da devlet tahvil ihraç ederek bu yaratılan fazla parayı geri emebilir. KKM’de yapıldığı üzere.

Yani ev sahiplerine verdiği para karşılığında onlara tahvil satabilir. Böylece kiraları tahvil ile finanse etmiş olur. (Bunun İngilizce’deki doğru karşılığı financing değil, funding idir, ama Türkçe’de bunu karşılayacak net bir ayrım yok bildiğim kadariyle.)

Bu kadar yüksek miktarda tahvil ihracının tahvil faizlerini artıracağına dönük itirazlara karşılık ise şu söylenebilir:

    1- E zaten sabah akşam yana yakıla faizler artsın diyenler siz anaakımcılarsınız?

   2- Gereğinden çok artarsa tahvil faizleri, MB politika faizlerini düşürür ve tahvil faizleri de bunu takiben düşer.

   3- Tahvil faizlerinin artışı bankalardaki mevduatları tahvile yönlendirirse, o çok istediğiniz mevduat faizi artışı da gerçekleşir çünkü bankalar bu kaçan mevduatları cezbetmek için daha yüksek faiz sunacaklardır. Bankalar bunu yapmazlarsa da, MB bankaların likidite ihtiyaçlarına tam eşlik ederek faizlerin seviyesini koruyabilir.

    4- Bankalar tarafından kira öder gibi ev sahibi olma imkanı sunan konut kredisi ile piyasaya salınan para niye enflasyon yaratmıyor da devlet bu imkanı sunduğunda enflasyon yaratsın?

ABD’de konut kredilerinin şişirdiği ev fiyatları kiralarda ve genel enflasyonda 1996-2008 arasında bir artışa sebep olmuş görünmüyor.



Çünkü aynı süreçte ev sahipliği oranı artarken, kiracı oranı düşüyordu ve bu da kiralık eve talebi aşağı çekiyordu. 2020’den sonra kiralardaki artış ise, kiracı oranındaki artışın yanısıra artan enflasyonun tetiklediği ‘gelir üzerindeki çatışma’ kaynaklı: Diğer masrafları ve evi satın aldıkları konut kredisinin faiz giderleri artan ev sahipleri, yaşam standartlarını korumak için kira gelirlerini artırma yoluna gittiler.


Özetle böyle bir politikanın önünde finansman kısıtı sorunu yoktur. Olası faiz ve enflasyon artışları da gerekli tasarımlarla bertaraf edilebilir. Olur da bu riskler çok yüksek bulunursa, Avrupa’daki birçok ülkede olduğu gibi, kira-gelir oranı belli bir oranın üzerinde olanlara bir ödeme yapılır ya da tüm kiracılara kira-gelir oranını belirlenen bir adil orana düşürecek kadar yardım yapılır. Yani istenildikten sonra çözüm çok. İktisat politikası, baştan aşağı bölüşüm tercihleri ile ilgilidir.

7 Nisan 2024 Pazar

 İktisatçılar ne işe yarar?    

Anaakımın Ekonomiye Giriş ders kitaplarının ilk bölümünde iktisat bilimini  “kıt kaynakları sonsuz ihtiyaçları (son dönemde ihtiyaç yerine arzu demeye başlayanlar oldu) karşılamak üzere optimum dağılımı araştıran bilim” diye tanımlıyorlar. Ama iki ünite sonra “marjinal faydanın azaldığını” söylüyorlar. Yani yediğimiz üçüncü elmanın faydası, ikinci elmaya göre daha düşük. Dördüncününkinin de üçüncüye göre daha düşük ve bir noktada sıfıra yaklaşıyor. Eğer öyleyse, ki öyle, o zaman ihtiyaçlar (arzular) pek de sonsuz değil? Marjinal fayda artan ya da sabit eğilimli olsaydı o zaman sonsuz yiyebilirdik, ihtiyaçlar da sonsuz olabilirdi?

Anaakım iktisadın daha en başı böyle çelişkilerle dolu.

Peki tükettiğimiz doğal kaynaklar bakımından gelecekten 50 yıl borçlu olduğumuzu ve içinde olduğumuz küresel ısınmayı düşününce iktisat bilimi, bu varoluşsal görevini yerine getirmiş diyebilir miyiz? Kıt kaynakların optimum dağılımını sağlamayı becerebilmiş mi?

Tamam, beceremediler.. Eyvallah..

Tüm meslekler her zaman başarılı olmak zorunda değil.

Peki buna dair anaakım iktisatçılarda bir sorgulama, üzerine düşünme var mı?

Yok…

Bu yöndeki eleştiri ve soruları ciddiye alıyorlar mı?

Hayır, ignore edip kulaklarının üzerine yatıyorlar.

Sosyologlar moderniteyi, bireyselleşmeyi, kendi üzerine düşünmek, kendine dışardan bakabilmek olarak tanımlarlar. (Çocuğun aynada kendisinin annesinden ayrı olduğunu idrak etmesiyle başlar o pşisik süreç.)

O zaman biz kendilerini ehil, liyakatlı, çağdaş, modern diye pazarlayan bu iktisatçılara, yanılgılarıyla yüzleşmeyip vaat ettiklerini yerine getirememeleri üzerine düşünmemeleri durumunda hala ‘modern’ ve ‘birey’ diyebilir miyiz?

Kravat takıp şarap içtiklerine göre modern olmalılar. Kemalizm öyle öğretti çünkü onlara…

***

Peki iktisat bilimi aslında ne yapar?

Üretim, tüketim, yatırım, tasarruf, işe alma, işten çıkarma, borçlanma, fiyat belirleme gibi kararları anlamaya çalışır, iktisat bilimi. (Parantez içinde şunu vurgulamalı: İktisadi fenomenler arasındaki ilişkilerden bahsedilirken unutulan bir husus var. Örneğin, işsizlik ile enflasyon, gelir ile tasarruf arasındaki ilişki araştırılır ve tartışılırken, hava sıcaklığı ile yağmur yağması arasındaki gibi mekanik bir ilişki sözkonusu değildir. İşsizlik yüksek/düşük iken firmaların fiyatlama kararlarına bakılıyor. O nedenle, anaakım iktisatçılar, iktisat bilmediklerini örtmek için istedikleri kadar aşırı-matematik kullansınlar ve fizik bilimine öykünsünler, bu determinizm çabaları her seferinde çuvallayan analizlerine ve yanılan tahminlerine çarparak iktisadın bir sosyal bilim olduğunu onlara hatırlatacaktır.)

Ekonomi diyince akıllara ilk ne gelir peki gündelik hayatta?

Haliyle, para…

Bütün bu kararlar ‘para’ üzerinden verilir: Ne kadar kazanacaksındır?

Başka bir ifadeyle, para, bu iktisadi kararlara içkindir. Bir ‘borç ekonomisi’ olan kapitalizminde paranın, takas işlemlerini kolaylaştırmasından daha önemli ve belirleyici olan fonksiyonu, ‘değer saklama aracı’ olmasıdır: Kapitalist, üretip sattığı malı biriktirmeye değil, o satıştan elde ettiği karın parasal olarak biriktirilmesine odaklıdır çünkü para en likit varlıktır. En acil anda ihtiyaç duyulan başka bir mala hemen çevrilebilir, stoklanması, biriktirmesi de zor ve masraflı değildir.

Burada paranın likitliğinin paraya olan talebi yaratırkenki kritik husus, geleceğin belirsizliğidir. Ve karar vermek de, geleceğin belirsizliği altında gerçekleştirilen bir eylemdir. Gelecek belirli ve biliniyor olsaydı, o yapılan eylem ‘karar vermek’ olmayacaktı.

Şimdi anaakım iktisat anlayışının neden hep çuvalladığını berraklaştırabiliriz:

Yoksulluk dayatan anaakım iktisat çuvallıyor çünkü tüm analizini üzerine kurduğu en temel varsayımları yanlış:

1-         Geleceği bilinebilir sanıyor. Tüm ekonometri modelleri, geleceğin belli bir hata payı çerçevesinde bilinebildiğine ve riskin ölçülebildiğine dayanır.

2-         Para arzını ekonomik aktivitelere dışsal (nötr) sanıyor ve MB tarafından dışsal belirlendiğini, kontrol edilebildiğini sanıyor. Dolayısıyla paranın paraya olan (üretim, yatırım, spekülasyon ve tasarruf saikleriyle) talep tarafından yoktan yaratıldığını idrak edemiyor. Para özünde bir borç sözleşmesidir. Hiçbir sözleşme karşılıksız olmayacağı gibi, karşılıksız para basmak gibi bir mefhum da yoktur. Borç sözleşmesi imzalandığında yeni para yaratılır, borç geri ödendiğinde o sözleşme ile beraber o para da yok olur.

3-         Para arzının içsel olduğu idrak edilemediğinden ve kapitalizm bir takas ekonomisi (barter economy) görüldüğünden, büyüme ve yatırımı talep değil arz güdümlü, enflasyonu da arz değil talep güdümlü sanıyor.

4-         Para arzının içsel olduğu, yani paranın yoktan yaratıldığı idrak edilemediğinden faizlerin de kredi talebi- mevduat arzı tarafından içsel belirlendiği sanılıp, MB tarafından dışsal belirlendiği kavranamıyor. (Teorileriyle tutarlı olarak MB’dan faizi artırmalarını değil, para arzını kısmalarını talep etmeleri gerekiyor.)

5-         Paranın yoktan yaratıldığı idrak edilemediğinden kamu harcamalarının Hazine’nin bankası olan MB tarafından yoktan para yaratılarak yapıldığını idrak edemeyip, vergi ve kamu borcuyla finanse edildiği sanılıyor ve buna dayanarak yoksullaştırıcı kemer sıkma politikaları öneriliyor. Oysa dünyanın hiçbir yerinde bütçe açığı ile kamu borcu birbirine denk değil. Kamu borcunun hedefi, tahvil faizlerini etkilemektir. Kamu harcamasından daha çok vergi toplandığında para arzının azalmasına bakıp vergi ödendiğinde, yani vergi yükümlülüğü ortadan kalktığında, paranın yok olduğu da idrak edilemiyor. (On yıllarca Hazine’de ve MB’da üst düzey görevlerde çalışıp hala MB’nin zararını Hazine’ye aktardığını ya da para basarak karşıladığını sanan ‘duayen’ iktisatçılar var.)

Kraliçe II. Elizabeth, 2008 finansal krizi sonrası Kraliyet Akademisi’ndeki önde gelen ‘duayen’ iktisatçılara bir mektup yazıp krizi neden öngöremediklerini sordu. Toplanıp tartışıp aylar sonra verdikleri cevap tam komedi idi: “Riskleri ölçemediğimiz için öngöremedik.”

Zaten öngöremediğimize risk diyor olabilir miyiz? Tam totoloji idi yaptıkları yani ve hala geleceğin bilinemez olduğunu kavrayamamışlardı.

Dönemin Fed Başkanı Bernanke de krizden hemen önce bir kriz öngörmediklerini söylüyordu. (Selva Demiralp de hala çok detaylı binlerce veriyle ve sofistike modellerle çalıştığı için Fed’i eleştirme hakkını kendinde görmediğini söylüyor.)

Oysa gelirden daha hızlı artan aşırı borçlanmanın ve buna dayanarak oluşan varlık balonların bir krize sürüklediğini söyleyen, sesleri duyulmamış heterodoks iktisatçılar vardı.

Şimdi anaakım iktisadın ücretlerin emeğin marjinal verimliliğine göre belirlendiği şeklindeki argümanı üzerinden soralım:

Ücretler, emeğin marjinal verimliliğine göre belirleniyorsa, sürekli yanılan ve kıt kaynakları optimum dağıtmak şeklindeki temel vaatlerini yerine getirememiş anaakım iktisatçıların topluma, hayata kattıkları ‘marjinal verimlilik’ kaçtır? Aldıkları maaşların topluma marjinal verimliliklerine denk olduğuna cidden inanıyorlar mı?

Cevap açık değil mi aslında?

Yalan ve sürekli yanılan teorileriyle işçileri kendi çıkarlarına aykırı politikalara, kemer sıkmaya, yoksulluğa bilimsellik kılıfı altında ikna ederek tekelci finans sermayesinin karlarına yaptıkları katkılarına göre ücretlendiriliyorlar aslında.

Yok öyle değilse, yanıldıkları konuda haklı çıktıklarını iddia edecek bir performans sergilemek yerine entelektüel ahlakın gereğini yerine getirip yanılgılarıyla yüzleşme ve tartışma davetlerine cevap verirler…

12 Mart 2024 Salı

Faiz artışlarına rağmen kur ve enflasyon neden düşmedi? Yeni açıklama: Portföy etkisi

Seçimden önce Nisan 2023’te artıgerçek için kaleme aldığım “Seçimden sonra Türkiye ekonomisi” başlıklı yazımda Fed faiz artırırken faiz artırarak Türkiye'ye finansal yabancı sermayenin çekilemeyeceğini yazmıştım. Öncesinde ve sonrasında da sıkça, ülkenin kur-faiz sarmalına sokulacağını ifade ettim.

Faiz Haziran 2023‘te artırılmaya başlandığında Dolar-TL kuru 22 düzeyindeydi. Bugün faiz 45’e getirildiği halde kur 32 düzeyinde. Hem paranın içselliği meselesini anlamadıkları için yanlış anlayıp karşı çıktıkları KKM’den çıkıldığı için hem de TCMB döviz rezervlerini restore etmek için piyasadan döviz topladığı için ve yabancı sermaye de beklediklerinin aksine gelmediği için hem kur hem faiz yükseldi.

Bunu sadece bir beceriksizlik olarak okumak mümkün mü?

Sanmam…

1980 sonrası neoliberal dönemin iktisat politikası, özellikle de merkez bankacılığı, tekelleşmeyi ve finanşallasmayı beslemeyi hedefliyor. Bunu daha önce yazdım. Özetle: Faizi artırırken bilançosu kırılgan küçük-orta ölçekli firmaları iflasa sürükleyerek ve faizi düşürürken de varlık balonları yoluyla şirket satın almalarını ve şirket evliliklerini tetiklemekle tekelleşme artırılıyor. Faiz değişiklikleri sayesinde finansal spekülasyonlara meydan vererek de finansallaşma besleniyor. Ayrıca hem kuru hem faizi artırarak Türk lirasını ve Türk tahvillerinin fiyatlarını dip yaptırmak suretiyle küresel finans sermasine çifte kar maksimizasyonu imkanı sağlamak amaçlanıyor.

Bu faiz artışlarına rağmen kurun düşmemesi durumu sadece Türkiye için değil, Arjantin ve Güney Afrika için de geçerli.


Şimdi bu kadar sert faiz artışlarına rağmen neden kurun düşmediğine yeni bir açıklama getirmek istiyorum.

Uluslararası finansal şirketlerin portföylerinde çok daha büyük miktarda, trilyon dolar düzeyinde ABD tahvili var. Zira ABD Hazinesi de faizleri kontrol etmek için yüksek miktarda tahvil ihraç ediyor: Kamu borcu, GSMH’nin %130’u kadar. Türk devletinin tahvilleri uluslarası finansal şirketlerin portföylerinde bu kadar yüksek bir paya sahip değil ve piyasada ABD tahvili kadar Türk tahvili de yok zaten.

Hal bu iken, Fed‘in politika faizini %1 kadar arttıracağı beklendiğinde, böyle bir beklenti yaratıldığında, 100 milyon Dolar kadar ABD tahvili alan yatırımcı, 1 milyon Dolar getiri elde eder.

TCMB politika faizini %5’ten %55’e, %50 kadar, yükselteceği sinyali verdiğinde portföyüne 100 bin TL kadar Türk tahvili alan yatırımcı ise 50 bin TL kazanacak.

100 milyon Dolar nerede, 50 bin TL nerede?

Yani kar olarak yüzdelik oran değil, miktar belirleyici…

O nedenle yabancı yatırımcı, Fed faiz indirmeye başladığında gelişmekte olan ülkelere akar ancak. Çünkü düşük faiz hem spekülatif borçlanmayı (=var olan finansal varlıklardaki pozisyonları finanse etmek üzere borçlanmak) tetikleyecektir hem de faiz indirildiğinde fiyatı artacak olan elindeki ABD tahvillerini satarak karını realize edecektir.

Bunları düşünmeden, bilmeden “faiz artışı lazım illa, faiz artışı” diyip duruyorlar. Üstelik en acil ve en etkili çözüm olarak sunuyorlar.

Sonra dedikleri olmayınca ve kur ve enflasyon düşmeyip artınca da, „faiz kademeli artırıldığı için kur düşmedi” (8 ayda %8’den %45’e yükseltildiği halde bunu diyebildiler), „yapısal reform yapılmadığı için kur düşmedi“ (sanki aslında emek piyasasının güvencesizleştirilmesi olan ve etkileri 5-10 yıl sonra görülecek olan yapısal reformlar faiz artışından önce yapılsaydı bu sefer de „geç kalınıyor faiz artışı için“ demeyeceklermiş gibi) şeklinde bahaneler uydurdular.

Bir diğer bahaneleri, reel mevduat faizleri pozitif olmadığı için enflasyonun düşmediği. Sanki “faiz artışları sayesinde enflasyonu düşürdüler” dedikleri ülkelerde reel mevduat faizleri pozitif idi ve o ülkelerde tasarruflar artmış gibi. Sanki tek tasarruf aracı mevduatmış, borsa yokmuş gibi. Sanki tasarruf edebilen üst gelir grubunun tasarruf kararlarında reel faizin bir rolü varmış gibi, utanmadan bunu yazabildiler.

Bahane uydurmaktaki performanları, hayranlık uyandırıcı. Faiz artışları ve enflasyonun temel belirleyicisi dedikleri ve liyakatlı MB kadroları tarafından yönetilir dedikleri enflasyon beklentileri enflasyonu düşüremeyince, bu sefer de bizzat faiz artışının sebep olduğu bütçe açığındaki artışı enflasyonun artışına sebep olarak gösterdiler ve “parasal sıkılaşma yetmez, mali sıkılaşma da gerekli” demeye başladılar.

Hem 2023 Ocak ayından 2024 Ocak ayına devletin faiz giderleri %467 artmış, giderlerdeki payı da %6'dan %15'e çıkmış olduğu halde ve faiz artışları hem ekonomik aktiviteyi daralttığı için hem de Türk devletinin vergi gelirinin büyük bir kaynağı olan ithalattan sağlanan vergileri düşürdüğü için bütçe açığı artmış olmasına rağmen; ve sanki aşırı bir kamu harcaması artışı varmış gibi, ve bütçe açığı ile yaratılan para, toplam para arzının hepi topu %2’si kadar değilmiş gibi bu önermeleri savunabildiler. Yoksulluğun artışını eleştirirken enflasyonu aşırı talebe bağlamaktaki abesliği görmeyecek kadar objektifler, bilimseller.

Biz heterodokslara isim vermeye cesaret edemeden yönelttikleri sorularında „kuru ve enflasyonu düşürmek için faiz artışı dışındaki acil hemen çözümünüz nedir?“ derken faizin etkisinin hemen görüleceğini söyleyip, yanıldıklarında ise "gecikme etkisi“ bahanesine sığınıyorlar. Fed faiz indirdikten sonra uluslarası finansal sermaye Türkiye dahil gelişmekte olan ülkelere ‚çifte kar‘ yapmak üzere akmaya başlayınca bunu faiz artışının başarısı diye sunmaktan da geri durmayacaklar. Meşrepleri bu çünkü..

 

7 Mart 2024 Perşembe

İnci Taneleri dizisi üzerine

Alanım olmasa da, biraz dikkatli bir izleyici olmamdan, biraz da sosyolojiden az da olsa anlıyor olmamdan cesaret alarak İnci Taneleri dizisi üzerine birkaç mütevazı laf etmek istiyorum. Sanat eleştirisine hakim olanların sert itirazlarını da davet ederek tabi…

“Bir dizi niye bu kadar tutuldu?”, “Seyirci dizide neye bağlandı bu kadar?” diye merak edip 7 bölümünü izledim. Tayyip Erdoğan’ın da farkında olup kurnazca kullandığı Türkiye toplumunun temel karın ağrısı olan Doğu-Batı (modern-geleneksel) gerilimini ya da bu gerilimi aşıp uzlaştırmayı işleyen diziler tutar genelde Türkiye’de: Asmalı Konak, Çocuklar Duymasın.

İnci Taneleri dizisinde bu gerilim yok. Çok gündem olan Dilber’in dansı da dizinin tutulmasını açıklayıcı değil elbette. Peki o zaman neye tutuldu Türkiye seyircisi?

Belki aşağıda kendimce yaptığım analiz pek de açıklayıcı değildir, alakasızdır. İnsanlar sadece dizi izlemek ve birşeylerin devamını merak etmek istiyorlar? Bilemiyorum…

Önce dizi ile ilgili birkaç eleştirel notumu paylaşayım çünkü oradan bağlayacağım asıl soruya:

1-         Cihan’ın Azem’in oğlu olduğu anlaşılmadan önceki bölümlerdeki sahneleri dizideki olay örgüsünden çok ayrık akıyor. Dizi içinde ayrı bir ada olarak bağlamsız, alakasız konumlanmış sanki? (Biraz dikkatliyseniz, “Azem’in aradığı oğlu olması gerekir bunun” diyorsunuz.) Azem’in özel ders verdiği evdeki çalışan hizmetli kızın abisi, Cihan’ın çetesinin cezaevindeki lideri. Ama birbirinden habersiz, entegre edilmemiş, sonradan “aaa öyle miymiş, ne büyük tesadüf” dedirtecek bağlantılar bunlar. Bazı filmlerde geçmişe sekmeli ve sembolik gizli göndermeler iyi yerleştirilebiliyor. Lübnan iç savaşını çok sarsıcı biçimde anlatan İçimdeki Yangın filmini ya da Gizli Yüz filmini bu konuda çok başarılı bulurum. Bu dizide böyle bir durum yok.

2-         Cihan babasından ortaokulda ayrılıyor. Yedinci bölümde buluştuğu kadın arkadaşına hayat hikayesini anlatırken o sırada 14 yasında olduğunu söylüyor. Ama hem Azem çocuklarının izini bulmasını istediği eski öğrencisi olan polis müdüründen Cihan’ın resmini aldığında hem de Cihan babasını gördüğünde sanki Cihan bebekken, 3-4 yasındayken ayrılmışlar gibi davranıyorlar. 14 yasında bir genç delikanlının yüzü oturmuştur, çok değişmemiştir ve babasını 10 yıl sonra hatırlamakta zorlanmaz.

3-         Azem dışındakilerin de bazı diyalogları Yılmaz Erdoğan’ın şiirlerine bulanmış durumda. Eğreti duruyor o nedenle bazı cümlelerin akışları (kuruluş biçimleri) ve tonlamaları.

4-         Otoriterlik-özgürlükçülük ikileminde boğuşuyor bana kalırsa Azem: 1960larda doğanların çoğunda gözlemliyorum bunu. Sosyalleştikleri 1980lerin baskıcı ortamının tortusu olabilir? (1970lerde doğanlarda ise genelde duygusallık-rasyonellik gerilimi görüyorum. Liberalizasyon ve arabeskin beraber gittiği, kentlileşme sancılarının galebe çaldığı 1990larda sosyalleştiklerinden olabilir?) İzzet’e, Dilber’e, Zerre’ye ve yakın arkadaşı Kasım’a karşı çok kibirli, tepeden bakıyor Azem. Aynı zamanda Piraye’nin abisine, ailesine bir ‘sınıf kini’ ile çatıyor. Bunu yaparken burjuvazinin, zenginlerin dünyasına dair algıyı tek yönlü ve abartılı ele alıyor. Verdiği mesaj şu temel olarak: Çok zenginler ama mutsuzlar ve boş, tatsız, yalnız, gergin bir hayatları var. Yedinci bölümde Azem, “bu büyük villalar falan iyi güzel de, tam ev değiller sanki? Ev ve işyeri arasında birşeyler” diyor.

İşte dizinin bana kalırsa Türkiye seyircisini kendine bağladığı ilk ve ikincisine nazaran daha az etkili olan nokta burası: Zenginlerin mutsuzluğunu görmenin zengin olmayanlara verdiği haz.

Azem’in Piraye’nin abisine kroseleri de bu duyguyu okşuyor. “Tamam biz fakiriz ama küçük evlerimizde, mahallelerimizde doğalız, delikanlıyız ve mutluyuz” hissi rahatlatıyor sanki izleyiciyi?

İzleyiciyi bana kalırsa en çok bağlayan nokta ise izleyicinin, olmak istemedikleri yerde olmak zorunda kalmış, yapmak istemedikleri evlilikleri ve işleri yapmak zorunda bırakılmış Türkiye- ama daha geniş anlamda Ortadoğu- insanının içinde kalmış uhdeleri dizinin gövdesinde görmesi: “Başka bir hayat mümkündü ama olmadı. Bütün bunları ben tercih etmedim” duygusunun Azem’i ve Dilber’i ve etraflarındaki yan karakterleri sarması. Altıncı bölümde, sevgili olup olmadıkları manasında “Biz neyiz?” diye soran Dilber’e Azem, “Birşeylerin kurbanıyız ama neyin kurbanıyız, bilmiyorum” diyor. Yine Türkiye ve Ortadoğu insanının sevdiği ve sarıldığı iki olgu devreye giriyor: Felek ve kader.

Özetle, Yılmaz Erdoğan aslında 2020leri kritik bir yerden yakalıyor:

1990lara kadar kenar mahalleye ve işçi sınıfına ait olan arabesk müzik ve futbol, nasıl bugün beyaz yakalı plaza çalışanı beyaz Türklerin eline geçirilip püritenleştiriliyorsa, Yılmaz Erdoğan da felek ve kader üzerine bina edilmiş arabeski modernleştirip püritenleştiriyor dizide. Yani dizinin tutulması, yine bir gerilime dayanıyor: Alkolsüz bira, kafeinsiz kahve gibi zararsız, estetize edilmiş arabesk…

Sırasıyla oyunculuklarını en çok beğendiklerim:

1-         Ayça- Ülkü Hilal Çiftçi

2-         Zahir- Mustafa Yıldıran

3-         Zerre- Orkuncan İzan

4-         Dilber- Hazar Ergüçlü

5-         Necmi- Onur Akbay

6-         Kamuran- Deniz Erdoğan