11 Kasım 2023 Cumartesi

 Büyümenin, yatırımın demokrasi ve hukuk ile ilişkisi

Yabancı sermayenin Türkiye’yi terk ettiği son yıllarda güncel tartışmalara konu olan büyüme, yatırım ile demokrasi arasındaki çetrefilli mesele, iktisat literatüründe geniş bir yer tutuyor. Anayasa Mahkemesi’nin TİP Hatay vekili Can Atalay için hak ihlali kararı vermesi sonrasında Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin AYM hakkında suç duyurusunda bulunması sonrasında anaakımcı iktisatçılar, “yabancı sermaye gelmeyecek” ferevanında bulundular.

Tabi buradaki temel stratejik kaygılarının, 4 ayda %8.5’tan %35’e getirdikleri politika faizinin o çok istedikleri yabancı sermaye çekişini ve bu sayede kuru ve enflasyonu düşürmeyi başaramamış olmasına kılıf uydurmak olduğunu vurgulamalıyım.

Diğer tonlarca hak ihlaline itiraz etmemelerinden belli ki, püriten anaakımcı iktisatçıların demokrasi ve insan haklarına bakışları, yurttaşların özgürlüklerini değil; yabancı sermayeyi çekmeyi dert ediniyor. Yabancı sermayeyi kaçırmadığı sürece hükümet/devlet istediği kadar hak ihlali yapabilir bu bakışa göre.

Bu feravanlara ise daha ziyade Marksist cenahtan, “sermaye hukuka bakmaz” temelinde itirazlar geldi.

Ben, bu itiraza büyük ölçüde hak vermekle beraber bazı rezevlerim var. Bunları vurgulamak istiyorum…

Ülkedeki hukuki düzene, siyasal istikrara bakmayacak olan sermaye, bir bilgisayar tuşu ile tahvil ve hisse alacak olan ve anaakımcı iktisatçıların gelmeleri için can attıkları finansal sıcak sermayedir. Finansal sermaye, doğası gereği kısa-vadeli bir ufka sahiptir ve finansal varlıkların gelecekteki fiyatlarına dair yaptıkları spekülasyon ile kazanç elde ederler. Mülkiyet haklarını ve sözleşmelerini güvenceye alan asgari düzenlemeler olduğu sürece, tahvil ve hisse piyasasına girip çıkarlar.

Fakat siyasetin ve hukuki güvencenin büyük ölçüde belirlediği istikrarın, ‘doğrudan yabancı yatırım’ denilen reel yatırım ve yerli reel yatırım için önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kararlar daha uzun erimlidir, zira üretim ve o üretimden edinilecek hasılatın geri dönüşü zaman alır ve yatırım kararı, geleceğin belirsizliği altında alınan bir karardır. O nedenle olabildiğinde belirsizliğin azaltılması, istikrarın sağlanması, yatırım kararları için önemsiz bir faktör değildir. Dahası o üretimin yapılacağı kompleks organizasyonun ve tedarik zincirinin akışlarının sözleşmelerle güvenceye alınması, iş gücünün eğitim düzeyi, ülkenin hukuk ve demokrasi kalitesinden azade değil.

Bu, anaakım iktisadın anlatısı ve biraz arz yönlü bir yaklaşım. Çok yanlış değil ama eksik bana kalırsa. Evet, Çin gibi otoriter rejimlere çokça yabancı yatırım gitti fakat, hem tonlarca mülkiyet haklarına dair hukuki sorun yaşadılar hem de giden sektörler, bu riskleri göze aldıracak kadar emek-maliyetlerinin çok düşüklüğünü önemseyecek olan daha ziyade emek-yoğun sektörlerdi. Örneğin Alman otomotiv ve kimya firmaları gitmediler, çünkü hem Almanya’nın ‘karşılaştırmalı kurumsal üstünlüklerini’ hem de sektör-spesifik olan Alman iş gücünün teknik eğitim seviyesinin avantajlarını terk etmeyi, emek-maliyetlerinin düşüklüğüne değer görmediler. Dolayısıyla global doğrudan yatırımların büyük kısmının, gelişmekte olan ülkelere değil, gelişmiş ülkelere gittiği bir tablo var karşımızda.


Katma-değeri düşük, emek-yoğun ama hacim olarak çok yatırım, gelişmekte olan ülkelere giderken; belki hacim olarak düşük ama katma-değeri ve teknoloji-yoğunluğu yüksek yatırımlar gelişmiş ülkelere gitti. (Türkiye’ye gelen doğrudan yatırımların, yeni fabrika açmak yerine varolan tesisleri satın alarak geldiğini, bunun da borsada hisse almaktan farkının bürokratik süreçler nedeniyle prosedür ve zaman olduğunu da vurgulamalı. Hatırlanacağı üzere Volkwagen Manisa’da fabrika açacaktı fakat Türkiye’nin muhalefetinin destek verdiği tezkerelerle sürekli girdiği Suriye savaşının ve diğer politik gelişmelerin sebep olduğu istikrarsızlık nedeniyle vazgeçti. Volkswagen firmasının İş Konseyi’nde söz sahibi olan sendikanın da bu kararı engellediğini not etmeli.)

Benim büyüme ve büyümenin temel motoru olan reel yatırım ile demokrasi arasında kurduğum ilişki, talebin daha belirleyici olduğu bir post-Keynesyen yaklaşıma dayanıyor.

Özellikle 2016’dan beri derinleşen otoriterleşmenin de sergilediği üzere, karar süreçlerinn merkezileşmesi, eşitsizliği artıran bir faktör. Sadece karar merkezine yakın olanların, devlet eliyle yaratılan ranta eriştiği, ve yine o merkeze yakın olanların rakip firmalarının devlet eliyle (vergi cezası vb) tasfiye edildiği, o iktidar merkezine yakın olan firmaların reklam piyasasını şekillendiren medyaya hakim olduğu, krediye erişimlerinin daha kolay olduğu bir durum, hem piyasada tekelleşmeyi besler hem de eşitsizliği artırır. İktidara yakın olan sermayedarın ihale alabildiği, iktidara yakın olan işçinin iş bulabildiği, diğerlerinin dışarda kaldığı bir durum; ekonomik sirkülasyonun istikrarlı bir büyümeyi mümkün kılacak şekilde dönmesine engel olur.

Kalecki ve Steindl’dan biliyoruz ki, tekelleşmenin ve onun beslediği eşitsizliğin yüksek olduğu bir durumda, yatırımlar ve üretim düşük kalır. Çünkü hem piyasayı domine eden az sayıdaki firma, birim maliyetlerinin üzerine yüksek kar payı koyabildiklerinden çok üretmeye gerek duymadan yüksek karlar edinebilirler; hem de böyle bir piyasada işsizlik yüksek, talep düşük olduğundan yatırımlar güdülenmez. Büyüme de anca, maaşları baskılanan hanehalklarının yaşam standartlarını korumak için çekmek zorunda kaldıkları tüketici kredileri ile ağır aksak ve istikrarsız olur.

Gerek Sol muhalif, gerekse de sağ liberal anaakım iktisatçılarca yeterince vurgulanmayan, 2018 Cumhurbaşkanlığı seçim yarışına adaylardan sevgili Selahattin Demirtaş'ın cezaevinden katılmasındaki garabettir. Bu garabet, yeterince anlaşılmıyor, vurgulanmıyor. Bunun olduğu bir ülkede, sadece yatırımcı değil, hiç kimse güvence altında değildir ve sadece iktisadi ilişkiler değil, hiçbir siyasi ve gündelik ilişki sağlıklı kurulamaz, çünkü aidiyet duygusu zedelenmiştir. HDPlilere ve KHKlılara 2016’dan beri yapılan keyfi hukuksuzluk, “bize dokunmadığı sürece sorun yok” diyip susan laik Kemalistleri de içine aldı ve katma-değeri yüksek büyümeyi ve inovasyonları gerçekleştirecek yüksek eğitimli (çoğu laik) iş gücü de, özgürlükleri baskılandığı için ülkeyi terk etti.

Yani demokrasi ile büyüme, yatırım arasındaki ilişki, anaakımcıların sandığı üzere sadece sermaye üzerinden ve arz tarafından yürümüyor; emeğin ve talebin rolü çok daha belirleyici...

Son olarak şunu vurgulayayım:

Türkiye'nin büyümek için yabancı finansal sermayeye ihtiyacı yok. Dışardan alınan hammadde ve makina-teçhizatın da hepsi olmasa da önemli bir kısmı pek ala içerde de üretilebilir. Ki zaten, ülke ekonomisini 2002 sonrasında ithalat bağımlısı yapıp, enflasyonu kura bağlayıp, sonra da "cari açık veriyoruz kemer sıkmalıyız" diyen; bütçe gelirlerini de ithalata bağlayıp cari fazla verince bu sefer de "bütçe açığı arttı, denk bütçe için kemer sıkmalıyız" diyen anaakımcıların o çok övdükleri, "geri dönelim" dedikleri Derviş programı ile birçok üretim yapan tesis, özelleştirmelerle bertaraf edildi. Kağıt ve şeker fabrikaları bunlardan ilk akla gelenler.

Türkiye'nin yeterince güçlü iç talebi varsa (ki kamu yatırımları ve kamu istihdamı ile pek ala güçlendirilir), içerde bankaların yoktan yaratacağı kredilerle pek ala yatırım ve büyüme finanse edilebilir. Kamu yatırımları ve kamu istihdamı için de ne vergi ne de tahvil ihracıyla önceden para toplamak ihtiyacı var Hazine'nin. Kamu harcamasının kendisi para yaratır, sonra tahvil ve vergi ile fazla para geri emilir.

Türkiye'nin yabancı paraya ihtiyacı, içerde üretimi, büyümeyi finanse etmek için değil, kuru düşürmek içindir…

Özetle, "Tasarruf açığımız var, kemer sıkmalıyız" diyen anaakımcılar, ne tasarrufun yatırım harcamalarının ve cari denge ile bütçe dengesinin sonucu olduğunu kavrayabiliyorlar ne de ülkedeki demokrasinin ve insan haklarının düzeyine dair bir kaygıları var. Merkez Bankası'nın bağımsız olması ve yabancı sermayenin gelmesi dışında bir dertleri yok. Öyle olmasaydı, hukuksuzluk yapmaya devam edeceğini bildikleri hükümeti, yeni ekonomi yönetimine kendileri gibi ortodoks neoliberal olan kadroları atayınca ve faiz artırınca, övmek ve tebrik etmek için sıraya dizilmez, videolarla destek kampanyaları düzenlemezlerdi.

5 Kasım 2023 Pazar

Beni bloklayan anaakımcılar ve sebepleri- Tam liste (Güncellendi)

 

Açıkçası önceleri, yanlış teorilere dayanarak kemer sıkma ve yoksulluk önermelerine ve ‘egemen kibirlerine’ isyan eden bir konumda olmamdan ve bir heterodoks iktisatçı olarak dezavantajlı olmamdan ötürü ‘normal’ bulduğum bu sert ve sarkastik olduğunu kabul ettiğim üslubuma yönelik eleştirileri çok önemsemedim.

Soru ve eleştirilerimize yanıt verememelerine bahaneleri olarak kalsın istedim. Zira tonlarca yanılgıları içinde boğuşan onların da zihinsel bir konfora ihtiyacı var…

Fakat hem gerçekten sebebi anlamsızlaşan bloklamaları gittikçe artınca, hem de geçen ay Berlin’deki FMM Konferansı’nda denk geldiğim aklına ve vicdanına güvendiğim birkaç meslektaşımdan bu yönde eleştiriler alınca, tartışmanın ucunun ve aslının kaçırıldığını ve bana yönelik bu algının haksız olduğunu, önemsemem gerektiğini düşündüm. Dolayısıyla böyle bir liste yapmaya karar verdim.

Eleştirilerimde hiçbir hakaret yok. Yanılgılarıyla yüzleşmemeleri nedeniyle sıkça yaptığım “entelektüel haysiyet” vurgumun ise, entelektüel derdi olanlar için bir hakaret olmadığı berraktır.

Meslektaşını basit bir eleştirisi nedeniyle ignore etmek, bloklamak, asıl üslupsuzluktur. Oysa benim için 'akademik trol' diyenler (https://twitter.com/mmkubilay/status/1342798182011592705), hükümete kendilerinden katbekat daha açık muhalefet ettiğim halde "biat kültürü" (https://twitter.com/mahfiegilmez/status/1650889451940245504), "hükümete yanlıyorlar" diyenler kendileri idi. (Yeni hükümet kendilerinin pozisyonuna direksiyon kırıp kendilerinden olanları göreve atayınca videolar çekip destek kampanyaları yapanlar, hükümeti övenler, hükümetin çıkardığı savaş tezkerelerine destek verenler; imzacısı olduğum Barış Bildirisi'ni imzalayan akademisyenlere yapılanlara, HDPli ve diğer muhaliflere yapılan hukuksuzluklara, öğrencilerin sokakta tartaklanmasına ses etmeyen de kendileriydi. Bir önceki hükümetin yaptıklarının heterodoks iktisatla ilgisi olmadığını da defalarca vurguladık: https://twitter.com/ilhandogus/status/1665358695083941888)

Peki ben hiç yanılmadım mı? Elbette yanıldım ve her seferinde niye yanıldığımı da açıkladım:

1- Enflasyonun geçici olduğu konusunda Ukrayna Savaşı’nın patlak vermesiyle yanıldım: https://twitter.com/ilhandogus/status/1524386353496080385

2-    ABD’deki 2022’nin dördüncü çeyreğinde başlayan mevduatlardaki azalışın bütçe açığı-cari açık arasındaki farkın azalmasından dolayı olduğunu tahmin ettim, fakat 'mevduat kaçışı' (bank run) varmış bankalardan:  https://twitter.com/ilhandogus/status/1652360607872499718

3- ABD'de Mart ayında küçük bankalardan büyük bankalara mevduat akışı sonrasında büyük bankaların hisse ihraç ederek bu aşırı mevduatlardan kurtulacağını tahmin ettim, yanıldım: https://twitter.com/ilhandogus/status/1692867975353696674

4- Ekim 2021’de MB’nin faiz indirmeyeceğini sandım, 200 puan indirdi: https://twitter.com/ilhandogus/status/1451141724810657797

Peki onlardan yanıldıklarını söyleyebilen oldu mu hiç? Aksine, yanıldıkları konularda haklı çıktıklarını söylüyorlar. En başta da KKM, enflasyon-işsizlik ve faiz artışı-kur konularında..

Hangisi "KKM'nin dolarizasyonu düşüremeyeceğini, enflasyonu artıracağını iddia ettik ama yanıldık", "faiz artışının kuru düşüreceğini iddia ettik ama 6 aydır kur yükseliyor, yanıldık", "enflasyonun düşmesi için işsizliğin artması gerektiğini söyledik ama işsizlikle beraber enflasyon düştü, yanıldık" dedi?

Hiçbiri..

Ben bu durumda ‘entelektüel haysiyet’ hatırlatması yapmak hakkına sahibim.

Bana ve savunduğum teorik çerveceye yönelik böylesine varoluşsal ve çok temel eleştiriler ve çelişki vurgularına sessiz kalsam, yanılgılarımla yüzleşmesem ben de entelektüel haysiyet yoksunu olurum. O eleştirilerimi bu yazımda toparlamıştım. Hala bir yanıt yok: https://artigercek.com/forum/anaakim-iktisadin-celiskileri-uzerine-253988h

(Beni bloklayıp biz 3 heterodoksa yanıtlamaları için sorular yönelten Fatih Özatay, kendisine verdiğim bu cevaplara hala bir yanıt yazmadı: https://ilhandogus.blogspot.com/2023/09/fatih-ozatayn-kur-faiz-enflasyon.html )

Benim üslubumda bir sorun varsa, o da, itiraz ettiğim iddianın kime ait olduğunu etiketleyerek açıkça söylemem. Bunu sorun görebilirsiniz, fakat ben kaçak güreşmenin sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü iddiama güveniyorum ve düelloya davet ediyorum. Benden başka kimsenin yapmadığı, farklı ülkelerdeki enflasyon ve işsizlik rakamlarını gösterip anaakım iddianın yanlışlandığını gösteren twitlerime referans vermeden, “bazı arkadaşlar” diyen Mahfi Eğilmez gibi, ya da “ismi lazım değiller” diyen Fatih Özatay gibi kaçak güreşmeyecek kadar iddiama güveniyorum.

Son olarak: Önlerinde ceket iliklememizi bekliyorlar, biliyorum zira önlerinde ceket ilikleyen, heterodoks pozisyondan “ekonomiyi tamamen durdurucak, boğacak seviyeye kadar faiz artırılmalı” diyerek anaakım pozisyona geçen genç iktisatçıları aralarına aldılar- heterodoks iken kendilerine çok daha sert ve üslupsuz tarzda yazmış olmalarına rağmen. Ama ceket iliklemeden yanılgılarını yüzlerine vurmaya devam edeceğiz, çünkü bilim ceket ilikleyerek ilerlemedi, itiraz ederek ilerledi. Hegemonik mücadele hiç öyle olmadı...

Not: Bu listeye itimat etmeyenler, Twitter'dan bu sıraladığım isimlerin beni ne zaman blokladıklarına dair verileri isteyebilirler. O veriler ile linkini verdiğim twitlerimin tarihlerini karşılaştırabilirler.

*

Altuğ Özarslan- Hiç bir iletişimim olmadı, niye blokladı bilmiyorum.

Arda Tunca- Maaş artışı enflasyon yaratmaz iddiasının başından beri bize ait olduğunu hatırlattığım için- https://twitter.com/ilhandogus/status/1721222826974154893

Aykut Attar- Heterodoksların matematiği kötü olduğu için iş bulamıyorlar iddiasını yalanlayınca öyle söylediği twitlerini önüne serince blokladı -https://twitter.com/ilhandogus/status/1480993495036932098

Bilin Neyaptı- Ben Türk değilim Kürdüm dediğim için... Türklüğü üst kimlik sanıyor hala.- https://twitter.com/ilhandogus/status/1618167229803266049

Binhan Elif Yılmaz- Maliye profesörü olduğu için 'Hazine'nin Ponzi olduğu' yorumuna itiraz etmemi kabullenemedi galiba- https://twitter.com/ilhandogus/status/1587761546641526785

Burak Saltoğlu- Engellemedi fakat takipten çıktı, MMT'ye dair eleştirisinin MMT okumadan yapılmış olduğunu sergilediğim için- https://twitter.com/ilhandogus/status/1560660894337892352

Cüneyt Akman- Kendisinin sarkastik ve sert üsluplu eski twitlerini bulup, eleştirdikleri benim tarzımdan farkını sordum diye- https://twitter.com/ilhandogus/status/1570456450119663619

Ensar Yılmaz- KKM'nin enflasyon yaratacağı konusunda birbiriyle çelişen twitlerini hatırlattığım için- https://twitter.com/ilhandogus/status/1677339361572954113

Fatih Özatay- Kendisinin sarkastik ve sert üsluplu eski twitlerini bulup, eleştirdikleri benim tarzımdan farkını sordum diye- https://twitter.com/ilhandogus/status/1570456563357483008

Güldem Atabay- KKM'nin dolarizasyonu düşürdüğünü söylediği kendi programının linkini KKM'ye karşı çıktığı twitinin altına koyduğum ve maaş artışı enflasyon yaratır dediğini inkar etmesi üzerine öyle dediği yazılarının linkini gösterdiğim için- https://twitter.com/ilhandogus/status/1542262893323980800

Kerim Rota- Engellemedi fakat takipten çıktı, politika faizi artışının tahvil faizlerini düşüreceği iddiasının yanlışlandığını hatırlattığım için- https://twitter.com/ilhandogus/status/1694702233500143740

Mahfi Eğilmez- Yaptığı yoruma küçük burjuva anlayışı dediğim için, beni takip etmeye layık değilsiniz dedi- https://twitter.com/ilhandogus/status/1153340489678098432

Özgür Demirtaş- Referandum öncesi sattığı patlıcanlarla Evet yazan pazarcı genç ile dalga geçen tiwitinin altına kendisinin Türkiye uçacak dediği eski twitini koyunca- https://twitter.com/ilhandogus/status/1538563180405870593

Selva Demiralp- Mevduatı tek tasarruf aracı sanmasına, tasarrufun faizin fonksiyonu olduğunu sanmasına itiraz ettim diye- https://twitter.com/ilhandogus/status/1690722453608099840

Şenol Babuscu- KKM ödemeleri ile ilgili yaptığı hatalı hesaplamada kurun faizden fazla artması durumunda ödeme yapılacağını hatırlattığım için- https://twitter.com/ilhandogus/status/1522181946163486723

Tunç Şatıroğlu- Kasım 2022'de ABD'de enflasyonun yarım puan düşüşünün faiz artışı sayesinde olduğu yorumuna itirazım sonrası (Daha sonraları engeli kaldırmış)- https://twitter.com/ilhandogus/status/1592844116203040775

Uğur Gürses- Evrensel gelir'in tanımını yanlış bildiğini söyledim diye- https://twitter.com/ilhandogus/status/1571820594492231686 

Güncelleme:

Ali Hakan Kara-     "Ne zaman KKM konusunda yanıldık diyeceksiniz?" diye sorduğum için- https://x.com/ilhandogus/status/1768298646028566898?s=20

Şeref Oğuz-     "Yurtdışından bütçe açığını kapatmak için döviz ile borçlanıldığını sanacak kadar iktisat bilmeyen biri" dediğim için- https://twitter.com/ilhandogus/status/1758371016357597252

Selim Somcağ-     ABD'de enflasyonun para basmaktan kaynaklı olduğu iddiasına itiraz ettiğim için- https://twitter.com/ilhandogus/status/1759962614774239257

Burak Saltoğlu- Kredi ile Merkez Bankası'nın rezerv parası arasındaki ilişkinin ananakım teori tarafından anlatılanın tersi olduğu yönündeki iddiayı yanlış anladığını söylediğim için: https://twitter.com/ilhandogus/status/1784221367853793562


17 Ekim 2023 Salı

 12. Kalkınma Planı'ndaki tutarsızlıklar

12. Kalkınma Planı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın onayının ardından TBMM Başkanlığı'na sunuldu, 17 Ekim’de mecliste Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşüldü.

Gerçekçi olmayan varsayımlara dayalı neoliberal perspektife dayandığından bazı tutarsızlıklar barındırıyor. Bunları irdelemek istiyorum.

1- 2028’de Gayrisafi Yurt İçi Hasıla'nın (GSYH) 20 trilyon 820 milyar liraya, kişi başına gelirin 17 bin 554 dolara yükseltilmesi hedefleniyor denmiş.

Nüfus artmadığı varsayımıyla, Dolar-TL kurunun 13.9 olması demek, bu projeksiyon. Kuru bugünkü seviyesi olan 27.9’dan 13.9’a düşürecek bir faiz artışı ve metinde vurgulanan anti-enflasyonist sıkı para politikası, GSYH’yı 2022’deki 15 trilyon seviyesinden 2028‘de 20 trilyona taşıyacak 5 yıl boyunca yıllık yüzde 6 düzeyinde büyümeyi imkansız kılar.

Halihazırda zaten 4 aydır 3 katına çıkarılan faizler, dolarizasyona ket vurmayı başarmış olan KKM’nin tasfiyesi nedeniyle kuru düşürmeyi başarabilmiş değil.

2- Beş milyon ek istihdam ve işsizliğin yüzde 7,5'e indirilmesi hedefleniyormuş.

Geniş tanımlı işsiz sayısı Ağustos 2023'te 8 milyon 839 bin kişi. Şimdiye kadarki yüzde 1,21’lik nüfus artışı ile hesaplarsak, 5 yıl sonunda bu rakam 9.3 milyon olacak. Yani 4.3 milyon kişi daha işsiz olacak. Şu an 32 milyon olan işgücü sayısının 5 yıl sonunda yüzde 1,2 nüfus artış oranında 33,9 milyon olacak. Bu da işsizlik oranının hala yüzde 12,6 olması demek. Yani bu projeksiyon hesaplama açısından tutarsız.

Bu her iki tutarsızlık, Ocak ayında ilan edilen Altılı Masa’nın mutabakat metninde de vardı zira o metin de Mehmet Şimşek ile aynı neoliberal zihniyeti paylaşan ortodoks iktisatçılar tarafından yazılmıştı. (Mühdan Sağlam'a verdiğim mülakatta bu tutarsızlıklara vurgu yapmıştım.)

3- Cari işlemler açığının milli gelire oranının dönem sonunda yüzde 0,2 olarak gerçekleşeceği tahmin edilmiş, yanısıra kamu bütçesinin denk olacağı hedeflenmiş.

Fakat  “plan döneminde yurtiçi tasarrufların artırılması ve artan tasarrufların öncelikli sektörler ve üretken alanlardaki yatırımların finansmanına yönlendirilmesi temel amaçlar arasında yer alıyor.” denmiş.

Bu iki hedef birbiriyle tutarsız. Bütçe denk iken cari açık GSYH’nin yüzde 0.2’sı kadar olursa, özel sektörün tasarruf açığı da GSYH’nin yüzde 0.2’sı kadar olur. Yani yatırımın finansmanı için kredi ile yaratılan mevduatın (tasarrufun) bir kısmı cari açık yoluyla yurtdışına gidecek.

Özel sektörün tasarruf fazlası vermesi için bütçe açığının cari açıktan büyük olması lazım.

Yatırımların tasarruflarla fonlandığı sanılınca,  yoktan yaratılan kredi ile finanse edildiği kavranamayınca, haliyle cari açık ve denk bütçe durumunda özel sektörün tasarruf açığı vereceği idrak edilemiyor.

Bu idrak edilemediği için de, gelişmiş ekonomilerde şimdiye kadar finanşallaşmayı besleyip reel yatırıma ve büyümeye ket vurmuş olan Bireysel Emeklilik Sistemi’ni daha cazip hale getirmenin kalkınma planı ve hedefleri ile uyumlu olacağı sanılıyor. (Ayrıntılı tartışma için bu yazıma bakılabilir.)

Cidden acz içinde, acınacak bir ekonomi anlayışları var.

Ülkede tasarrufları artırmanın iki yolu var: Ya (Almanya’da olduğu üzere) bütçe fazlasının üzerine çıkan bir miktarda cari fazla verilecek ya da (ABD’de olduğu üzere) cari açığın üzerine çıkacak bir bütçe açığı. (Ayrıntılarını bu yazımda tartışmıştım.)

4- Tutarsızlıkların sonuncusu ve en önemlisi, yıllık yüzde 6 büyüme ve dış ticaret kompozisyonunu dönüştürmek, kamu yatırımları olmadan mümkün değil. Fakat kalkınma planına hakim olan neoliberal zihniyet, kamu yatırımlarına kategorik olarak karşı.

Kalkınma aslında ülkenin verili küresel işbölümündeki konumunu değiştirmeyi, üretim yapısını dönüştürmeyi hedefler. Böyle bir dönüşüm de, mevcut küresel işbölümünü sabitleyen neoliberal zihniyet ile mümkün değil. Önce o zihniyetten özgürleşmek gerekiyor kalkınmayı tahayyül edebilmek için.

 

23 Eylül 2023 Cumartesi

Negatif reel faiz ezberi üzerine kısa bir not

Enflasyonu düşürmek için işsizliği artırıp talebi baskılamak yönünde faiz artışı önerdiler anaakımcı iktisatçılar. Enflasyonun düştüğü ülkelerde işsizliğin de düşmüş olmasına rağmen bunu faiz artışına bağlamakta ‘entelektüel tutarlılık’ açısından bir sorun görmediler. İşsizliğin artıp enflasyonun düşmediği ülkeler içinse "reel faizler pozitif olmalı" bahnanesini uydurdular. Daha ilginci, Merkez Bankası politika faizi ile enflasyonun farkını baz aldılar.

Genelde Ocak ayı veya biraz öncesinden beri enflasyonun işsizlikle beraber düştüğü ülkelerde (ABD, Kanada, Güney Kore, Brezilya, Şili, Türkiye, İspanya, Estonya, Litvanya, Letonya, Belçika, Hollanda, Danimarka, Polonya vs) reel politika faizinin o sırada ve sonraki aylarda negatif olmasına rağmen bunu söyleyebildiler.

Ne de olsa meydan boş, kimse meydan okuyamıyor kendilerine. Meydan okuyanları da blokluyorlar ya da görmezden geliyorlar.

"Niye illa MB faizi pozitif olmalı?" diye sordum defalarca, hala yanıt yok.

Madem cevap alamıyorum, kendi sorduğum soruya, onların akıl yürütmeleri ve teorik önermeleri içinden kendim yanıt vereyim:

Reel faiz negatif olunca harcamaların arttığını varsaydıklarından dolayı, harcamaların kısılması için reel faizin pozitif olmasını öneriyor olmalılar.

Çünkü tasarrufu temel olarak faizin fonksiyonu sanıyorlar. Hatta, tek tasarruf aracının mevduat olduğunu sanıyorlar. Selva Demiralp röportajında öyle söylüyordu.

Fakat gelir ve servet dağılımı eşitsizliğinin şuanda ve yıllardır çok yüksek olmasından ötürü bu önermenin gerçekte bir karşılığı yok çünkü tasarruf edebilen üst gelir grubunun harcama eğilimi düşük, tasarruf eğilimi yüksektir. Reel mevduat faizi negatif de olsa, zaten tüm ihtiyaçlarını enflasyondan daha hızlı artan gelirleri ile karşılayan bu üst gelir grubu yine tasarruf edecektir ve mevduat dışındaki diğer finansal varlıklara yönlendireceklerdir. Alt gelir grubu ise tasarruf edemeyecek kadar düşük bir gelire sahiptir ve gıda, barınma, elektrik-su-doğalgaz gibi temel ihtiyaçlarını ancak karşılayabilmektedir. Kimi harcamalarını tasarrufları ile finanse edebilecek olan orta sınıf ise erimiştir.

Türkiye’de tüketim harcamalarının %59’unu en zengin %40 yapıyor:

 

Dahası, talebi düştüğünde fiyatı düşürülen sermaye-yoğun üretilmiş, stoklanabilen ve yeniden üretilebilen dayanıklı tüketim mallarının harcamalar içindeki payı yoksulluk nedeniyle Türkiye’de düşük ve işsizlikle beraber daha da düşer.

Enflasyonun talep değil, arz kısıntıları ve aşırı kar kaynaklı olduğu gerçeğini hala kavrayamamış olanların bu tür ince ayrıntılar hakkında tefekkür edebileceklerini beklememek lazım galiba?

Peki vatandaş tasarrufunu mevduat faizine mi koyuyor, MB politika faizine mi?

İşte burada berraklaşıyor, niye anaakımcıların MB faizini baz aldıkları.

Bakalım Türkiye’nin ve örnek olarak gösterdikleri ABD’nin reel mevduat faizlerine:

 

Kaynak: MB verilerinden kendi hesaplamalarım.

1- Türkiye’de 3- aylık reel mevduat faizleri, liyakatlı ortodoks yeni kadro faiz artırmadan önce Haziran'da pozitif. (6 ay ve daha uzun vadeli mevduatların faizlerine bakılmalı" diyecek olanlar çıkabilir. Hem 4 ay ve üzeri mevduatların payı %11 gibi oldukça düşük hem de diğer vadelerde Haziran ayında negatif reel faiz.) Burada üç ilginç nokta var:

a) KKM’den çıkışlar nedeniyle kur ve enflasyon artınca yine negatife dönüyor reel mevduat faizi. Reel pozitif faiz verelim diye faizleri artırıyorlar, ama bu eylemleri, reel faizleri daha da negatif yapmakla sonuçlanıyor. Tam komedi…

b) Türkiye’de Kasım 2002’den Temmuz 2023’e kadar enflasyon düşüyordu ve Haziran ayına kadar reel mevduat faizi negatif idi. İddiaları yine çürüyor.

c) Bakalım Haziran ayında tüketim harcamalarının yıllık değişim oranı, reel mevduat faizi pozitif olduğu için negatif mi? Hayır, pozitif: +29,28%.

Bu iddiaları da çürük çıktı.

 


2- "Reel faiz pozitif olduğu için enflasyon düştü" dedikleri ABD'de reel mevduat faizleri hep negatif. Fed faizi ise Nisan’dan sonra enflasyonun üzerine çıktı fakat ABD’de enflasyon Temmuz’dan beri düşüyor. ABD’deki bankaların likidite fazlası olduğu için, bankalar Fed politika faizlerindeki artışı kredi faizlerine yansıtırken, mevduat faizlerine yansıtmamış.

Yani ABD ile ilgili argümanları da çürük.

Sırrı Süreyya Önder’in sözü anaakımcılar için geçerli: Bildiğiniz yanıldığınıza yetmiyor.


18 Eylül 2023 Pazartesi

Fatih Özatay’ın Kur-Faiz-Enflasyon İlişkisine Dair Sorularına Yanıt

2001 ve 2006 yılları arasında TCMB Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş olan Prof. Dr. Fatih Özatay, 17 Eylül’de attığı iki twitinde, heterodoks, post-Keynesyen iktisatçılara kur-enflasyon ilişkine dair bir soru yöneltti. Şimdiye değin enflasyonun talep kaynaklı olduğunu söyleyen Fatih Bey’in sorusunda aşırı-karların enflasyona katkısını kabul etmiş görünmesi sevindirici.

Cevap vermeden önce üç hususa dikkat çekmek istiyorum:

1-         Biz birçok soru yönelttik anaakımcı meslektaşlarımıza. Onların bize bir kez olsun bile yanıt vermemesini “dikkate alınmamak“ olarak yorumlayanların, bizim bu soruyu yanıtsız bırakmamız durumunda “cevap veremediler” olarak algılayacaklarını da çok iyi seziyorum. Türkiye’de ve Almanya’da, gündelik hayatımda, siyasal ve mesleki hayatımda, bu eşitsiz, hiyerarşik ilişkiden beslenen “egemen kibrini” çokça defa deneyimledim çünkü.

Anaakımcıların heterodoks eleştirilere yanıt vermemesi, sadece sosyal medyada veya Türkiye anaakım iktisatçılarında geçerli olan bir tavır değil. Yani kişisel bir mesele değil. Bahane ettikleri üslup sorunun olmadığı, doğası gereği olamayacağı, heterodoks hakemli bilimsel dergilerdeki eleştiriler de Batı’daki ve dünyanın diğer ülkelerindeki anaakımcılar tarafından görmezden geliniyor. Konferanslardaki sorularımız da yanıtsız kalıyor. Bu, egemen pozisyondan beslenen küresel düzeyde geçerli bir tavır[1]. Tartışmanın bir tür isyan içeren fakat hakaret içermeyen itirazları da barındırması ve bu bağlamda biraz sert geçmesi de gayet doğal. Fakat asıl problemli tutumunun, meslektaşlarının altı doldurulmuş itiraz ve sorularını görmezden gelmek ve onları sosyal medya üzerinden bloklamak olduğunu düşünüyorum.

O nedenle Fatih Bey’in bu sefer “heterodoks, post-Keynesyen arkadaşlar” diyerek yönelttiği soruyu önemsiyor ve yanıtlamaya değer buluyorum.

2-         Fatih Bey, beni bloklamak yerine takip etseydi, bu sorulara zaten çokça defa yanıt verdiğimi görecekti.

3-         Diğer anaakım iktisatçılar, “bu heterodokslar ne diyor?” diye bakma gereği bile duymazken, Fatih Bey’in, benim de çalışmalarımı yayınladığım hakemli bilimsel dergi Review of Keynesian Economics’i ve Monetary Policy Institute Blog’u takip etmiş olmasını ve buralarda çıkmış yayınlara twitinde referans vermesini önemsediğimi vurgulamalıyım.

Cevaplara geçebiliriz şimdi…

Soruya soru ile yanıt vererek başlayayım:

3 aydır faiz, %8.5’tan %25’e yükseltilerek, 3 katına çıktı. MB’nin 25 Ağustos’taki faiz artışı sırasında döviz satması haricinde kur neden düşmedi?

Kur düşmek bir yana, ilk faiz artışının olduğu 23 Haziran’dan bu yana 23’ten 27’ye yükseldi. Beklentilerin altında olması ile açıkladılar fakat, i) Beklentileri bizzat anaakımcılar, onların etkisindeki ekonomi medyası ve küresel finans çevreleri kendileri yüksek koydular; MB’dan veya hükümetten faiz artışının çok sert olacağı yönünde bir açıklama olmadı. ii) 25 Ağustos’taki artış, beklentilerin de üzerinde bir artış idi, fakat kur MB’nin döviz satmasıyla düşüp 2 gün sonra tekrar eski seviyesine yükseldi. Fatih Bey, önce faiz artışı sayesinde düştüğü zannı ile övülen kurdaki düşüşün MB’nin döviz satması ile olduğu birkaç gün sonra anlaşılınca, bunu 31 Ağustos tarihli köşe yazısında “hiç müdahale olmasaydı da kur, çok olumlu bulunan faiz artışı nedeniyle aşağıya düşecekti. Ama şu sonuç değişmiyor: Döviz piyasasına da müdahale edilmiş; faiz kararının yarattığı olumlu havanın kuru aşağıya itmesi, daha bir görünür olsun istenmiş” şeklinde açıklamıştı.

Bu açıklama, üç soruyu davet ediyor:

1-         Faiz artışı çok olumlu bulunduğu için mi KKM'den dövize geçildi o hafta?

2-         Faiz artışı çok olumlu bulunduğundan dolayı düşen kur, neden ertesi gün tekrar yükseldi?

3-         KKM’nin ilan edildiği Aralık 2021’de de KKM’nin kuru hemen sert düşürdüğü algısını yaratmak için geç saatte döviz satılmıştı ve bu haklı olarak eleştirilmişti.

Neden KKM’nin imajı için döviz satıldığında eleştiri konusu oluyor da, faiz artışının olumlu karşılandığı yönünde bir imaj oluşturulması için döviz satıldığında övgüye mazhar oluyor?

Buradaki meramım şu:

Temmuz 2022’den beri sıkça vurguladığım kur-faiz sarmalına girilmiş durumda. Bu ilk defa olmuyor. Naci Ağbal’ın TCMB Başkanı olduğu dönemde de, faiz artışı ile düşen kur sonrasında tekrar arttı ve her seferinde daha fazla faiz artışı talep edildi. Ocak 2022’de %38 olan faizini en son %118’e yükseltttiği halde Dolar-Peso kuru 105’ten 350’ye çıkan ve enflasyonu %50‘den %124’e yükselen Arjantin de bu kur-faiz sarmalından muzdarip. (Arjantin’de süregelen kuraklığın faizle alt edilemeyecek önemli bir sorun olduğunu not etmeli.)

Fakat Fatih Bey’in bu sorularına zaten kimi yanıtlar sunduğum 1 Temmuz tarihli „Faiz-kur sarmalına girmek yerine enflasyon ve cari açık sorunlarının çözümü üzerine“ başlıklı yazımda vurguladığım husus, çok daha önemli:

“eğer faizi sert ve uzun süre artırmak gerektiğini düşünüyorsanız, faizle çözülemeyecek çok temel bir sorununuz var demektir. Küçük ve geçici olması ve sonrasında geri alınması gereken faiz artışı, beklenmedik bir şoka karşı anlamlı bir enstrüman olabilir. Bizzat kendilerinin çok sevdiği ilaç, acı reçete gibi bir analoji yapacak olursak; faiz artışı, geçici bir ağrıya karşı alınan ağrı kesici olabilir. Fakat ağrınız kronik bir hastalığınızdan kaynaklanıyorsa, sürekli ve dozu artan bir oranda ağrı kesici almak çözüm olmadığı gibi daha başka problemlere yol açar ve vücudun ağrı eşiğini artırarak daha yüksek dozda ağrı kesiciyi koşullar.”

Şöyle berraklaştırayım:

Eylül 2021’deki Dolar-TL kurunu fırlatan faiz indirimi, hata idi. Buna bir itirazımız yok. Erdoğan’ın faizi indirerek enflasyonu düşürme iddiasının da, faiz indiriminin, birim maliyeti düşürecek üretim ve yatırım artışını tetiklemeyeceğinden yanlış olduğunu da sıkça vurguladık. Fakat, içerde çok yabancı kalmaması ve özellikle de KKM ile yerlilerin döviz talebinin bastırılmış olması sonrasında kur ile döviz arasındaki ilişkinin kırıldığını da vaktinde vurguladık.

Nitekim Ağustos 2022 ve sonrasındaki faiz indirimleri kuru zıplatmazken, Haziran 2023 sonrasındaki faiz artışları da kuru düşüremedi. Sebeplerini 17 Nisan tarihli “Seçimden sonra Türkiye ekonomisi ve işsizliği sıfırlama önerisi” başlıklı yazımda tartışmıştım:

“Fed’in miktarsal genişleme çerçevesinde piyasaya para enjekte ettiği ve bu paranın Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere akacağı bir durum yok ve 1 yıldır enflasyonu indirmek bahanesiyle faizleri artırıyor. … 2010 öncesinde Türkiye ile ABD faizleri arasındaki fark %5 düzeyindeydi ve kur daha düşüktü. Fakat Ağustos 2022 öncesinde faiz farkı %20 düzeyinde olmasına rağmen kur çok daha yüksekti zira hem küresel belirsizlikler hala direngen hem de demokrasiden uzaklaşmış olan Türkiye'nin politik ve ekonomik belirsizliklerden kaynaklı yapısal sorunları çözülmüş değil. Demek ki, iki ülke arasındaki faiz farkı, diğer daha önemli sorunlar varken çok belirleyici bir faktör değil.”

O yazıda kurun KKM sayesinde stabilleşmesine rağmen enflasyonun neden artmaya devam ettiğini ve çözüm önerisini de açıklamıştım: gelir üzerindeki çatışmayı modere etmek.

“Dolar-TL kuru zaten 1 yıldır KKM sayesinde stabil. Fakat enflasyon artmaya devam etti Kasım 2022'ye kadar. Bunun temel sebebi, enflasyonun asıl nedeni olan gelir üzerindeki çatışmanın hükümet tarafından para, maliye ve gelirler politikalarının koordinasyonuyla modere edilmemiş olması. Diğer sebebi, yoksulluğun artışıyla beraber gıda gibi enflasyonist ve talebin fiyat esnekliği düşük olan ürünlerin tüketim harcamaları içindeki payının artması. Gıda sektöründeki yüksek tekelleşme ve başka ürünleri üretenlerin gıda vd. ürünleri tüketim kapasitelerini korumak için kendi sattıkları ürünlerinin fiyatını artırmasıyla girilen sarmal, enflasyonun tırmanmasına katkı sağladı.”

“Enflasyonu düşürmek için politika-mevduat-kredi faizlerini artırmak şart“ diyor twitinde Fatih Bey, fakat faiz artışı sonrası kur ve enflasyon düşmeyip, üç aydır yeniden artınca, bu sefer “reel faiz pozitif olmalı”, “yapısal reformlar eksik”, “yeterince artırılmadı” gibi argümanlar öne sürüyorlar anaakımcılar.

1-         Yeterince ne kadar? Öncesinde ne kadar artırılması gerektiğini söylemek gerekmiyor mu yeterli olmadığını söyleyebilmek için? Örneğin İngiltere’de enflasyonun kendisini diretmesini Brexit ile açıkladılar, fakat Brexit 2016’da kararı alınmış, Şubat 2020’de resmileşmiş bir durumdu ve İngiltere MB, Aralık 2021’de faiz artırmaya başladığında Brexit nedeniyle enflasyonun düşmeyeceğini söylemediler. Sonradan bu argümanı öne sürdüler.

2-         Faiz artışları öncesinde “faiz artışlarının etkili olması için yapısal reform gerekli” demediler, iddiaları gerçekleşmeyince sonradan devreye soktular.

3-         Fatih Bey, biz heterodoks-post-Keynesyen iktisatçılardan “Hemen şimdi ne yapmalı?” sorusuna yanıt istiyor fakat kendilerinin vaat ettiği faiz artışı sonrası kurun düşmeyip artmasını, etkilerinin en az 5-10 yıl sonra görüleceği hukuk ve eğitim alanlarındaki reformları ima ettiğini söyledikleri yapısal reformlarla açıklıyorlar. (Aslında o yapısal reformlardan kastedilenin işgücü piyasasının güvencesizleştirilmesi olduğunu, AKP’nin 20 yıldır bunları zaten yapmakta olduğunu da mesele ile ilgilenen herkes biliyor. Geçtiğimiz haftalarda açıklanan Orta Vadeli Program’da açıkça emek piyasasının esnekleştirilmesinin hedeflendiğini ve platform ekonomilerinin destekleneceğini yazmışlardı. (Platform ekonomilerinin heterodoks-Marksist eleştirisi için bkz.)

4-         Enflasyonun düşmesi için reel faizin pozitif olması gerektiği argümanı ise hem ampirik hem de teorik olarak geçersiz.

Amprik olarak geçersiz çünkü Kasım 2022’den beri, ABD, Kanada, Güney Kore, Brezilya, Şili, Türkiye, İspanya, Estonya, Litvanya, Belçika, Hollanda, Danimarka, Polonya vs. birçok ülkede enflasyon düşüyor ve düşmeye başladığı sırada reel faiz pozitif değildi- son birkaç ayda enflasyonun hızla düşmesi sayesinde reel faiz pozitif oldu. Dahası, hiç faiz artırmayan Japonya’da bırakın reel faizi, nominal faiz bile negatif ve enflasyon orada da düştü. 2009 sonrası birçok gelişmiş ekonomide uzun süre nominal faizler negatif idi ve enflasyon nüksetmedi. Enflasyon artınca “Fed geç kaldı”, “düşmesi 3-4 yıl sürer” dedikleri enflasyonun %3'e gelince de “faiz artışı sayesinde” dedikleri ABD'de mevduat faizleri, Fed faizinin çok altında çünkü likidite bolluğu sayesinde ABD bankaları Fed faiz artışlarını krediye yansıtırken mevduat faizlerine yansıtmadı. Hatta aynı sorunun yaşandığı İngiltere’de MB bankalara bu yönde uyarıda bulundu.

Teorik olarak ise iki sebepten ötürü sorunlu bu argüman:

i) Niye MB politika faizi pozitif olmak zorunda? Bu neden sanki her koşul şart altında geçerli bir kuralmış gibi ifade ediliyor? Bunun bir mantığı yok- twitter’da sorduğumda bir yanıt vermediler. ii) Reel mevduat faizinin pozitif olması önerilse belki bir nebze anlaşılabilir fakat onun da gelir ve servet dağılımı eşitsizliğinin şuanda yüksek olmasından ötürü karşılığı yok çünkü tasarruf edebilen üst gelir grubunun harcama eğilimi düşük, tasarruf eğilimi yüksektir. Reel mevduat faizi negatif de olsa, zaten tüm ihtiyaçlarını enflasyondan daha hızlı artan gelirleri ile karşılayan bu üst gelir grubu yine tasarruf edecektir ve mevduat dışındaki diğer finansal varlıklara yönlendireceklerdir. Nitekim İstanbul Borsası tüm zamanlarının rekorunu kırdı. Bu konuyu 27 Ocak tarihli yazımda ayrıntılı tartışmıştım.

Anaakımcıların, aslında dolarizasyon kaynaklı olan hiperenflasyonu engelleyen KKM’nin enflasyonu artıracağı yönündeki tahminlerinin yanılmalarının arkasında, bu tasarruf eğilimi ile gelir düzeyi arasındaki ilişkiyi ıskalamaları ve para arzının içselliğini kavramamış olmaları yatıyor.

Peki enflasyona karşı bizim önerimiz nedir?

Öncelikle enflasyonu talep kaynaklı değil, pandeminin ve savaşın tetiklediği arz kısıtları ve tedarik sorunlarının üretimi daraltmasından kaynaklı birim maliyetlerdeki artıştan ve yüksek tekelleşme düzeyinin beslediği aşırı-kar fiyatlamasından kaynaklı gördüğümüzden talebi baskılayacak, işsizliği artıracak politikaların başarısız ve zararlı olacağını söyleyegeldik. Enflasyon hedeflemesinin, gerçekte var olmayan doğal işsizlik ve doğal faiz oranı gibi mefhumlara dayandığından gerçekçi olmadığını da sıkça vurguladık. Alternatif olarak da enflasyonla etkin mücadelenin, arz sorunlarını halledip üretimi artırarak birim maliyeti düşürmekten, maliye politikası enstrümanlarından ve enflasyonun kök sebebi olan gelir üzerindeki çatışmanın modere edilmesinden geçtiğini sunduk. İspanya, Polonya, Japonya ve Almanya, (mali disiplin mitolojisinin aksine) maliye politikalarının etkinliğini gösteren örnekler oldular. (AB Komisyonu'nun 2014'te "enflasyonu artırmayan" doğal işsizlik oranını %26 olarak hesapladığı İspanya’nın enflasyonu %9'dan %2.6'ya düşürmeyi başardığı bu son süreçte işsizliği %16'dan %11'e düşürdüğünü de not etmeli.)

Faizi bir bölüşüm enstrümanı olarak gördüğümüzden ve sert faiz artışlarının bilançoları kırılgan, borçluluk oranı yüksek olan özellikle KOBİleri ve hanehalklarını iflasa sürükleyeceğinden, enflasyona karşı faiz artırmayı ve ekonomiyi resesyona sürüklemeyi salık vermedik. Hem enflasyonun artışının maliyetinin hem de enflasyonu düşürmenin maliyetinin, kar ve maliyet kaynaklı enflasyonun yükselmesinde herhangi katkısı olmayan çalışanların üzerine yıkılmasına karşı çıktık çünkü talep ile enflasyon arasında kurulan anaakım ilişki geçersizdir: İşsizlik düşüp gelir yeterince arttıkça harcamaların kompozisyonu, stoklanamadıkları ve emek-yoğun üretildikleri için talebi arttıkça fiyatı artırılan gıda gibi dayanıksız ürünlerden stoklanabildikleri, hemen yeniden üretilebildikleri ve sermaye-yoğun teknikle üretildikleri için talep artışına (piyasa yeterince rekabetçi ise, tekelci değilse ve yeterince atıl kapasite varsa), üretim artışıyla karşılık verilen dayanıklı ürünlere kayar. Üretim miktarındaki artış oranı, girdi maliyetlerindeki artış oranından yüksek olursa birim maliyet düşer ve bu enflasyonu baskılar. Fakat üretimdeki daralma girdi maliyetlerindeki düşüşten büyük olursa birim maliyet artar ve enflasyona yukarı yönlü baskı yapar.

Aşırı-kar kaynaklı enflasyonla mücadelede önerdiğimiz önemli maliye politikası enstrümanlarından biri de aşırı-kar vergisidir.

Kur-faiz konusuna tekrar gelecek olursak:

Öncelikle şu sorunu tespit edelim:

2001 krizi sonrasında üretim yapan tüm Kamu İktisadi Teşebbüslerini “verimlilik artacak” vaadiyle özelleştirip (verimlilik artmadı düştü- artsaydı bu durumda olunmazdı bugün) ülke ekonomisini cari açık vermek üzere ithalat bağımlı yapıp, bu yolla enflasyonu kurla ilişkilendirip sonra da enflasyonun düşük kalması  için faizleri yüksek tutmayı salık vermek sorunlu bir politika önerisidir. Daha sorunlu olan ise, hem cari açık artınca hem de cari açık düşünce artan bütçe açığını kapatmak için kemer sıkma önermektir. Vergi gelirlerinin önemli bir bölümü ithal tüketimden ve ithalattan beslenmek üzere tasarlandığından, cari açık düşünce bütçe açığı artmakta ve sonrasında dayattıkları denk bütçe hedefi çerçevesinde bütçe açığını kapatmak için KDV, ÖTV zamlarıyla tekrar kemer sıkma önermektirler.

Dolayısıyla en başından beri enflasyon-kur bağını kırmak için öncelikle ithalat bağımlılığını düşürecek, dış ticaretin bu sürekli açık veren mevcut kompozisyonunu dönüştürecek kamusal yatırımlar öneriyoruz.

“Faiz artışı, sadece ya da öncelikle talebi düşürmek için mi öneriliyor sanıyorlar?” diyor Fatih Bey. Hayır, kuru dizginlemek hedefinin de olduğunun farkındayız ama hem sert ve sürekli faiz artışlarının iflasları tetiklemesiyle ücretleri ve istihdamı baskılayacağını vurguluyoruz, hem de kurdaki artışın üzerine çıkan bir üretim artışının birim maliyetleri düşürerek dezenflasyonist olacağını söylüyoruz.

O nedenle döviz kurunu kısa vadede hemen düşürmek için de, sert ve sürekli faiz artışlarından ziyade, döviz kurunun artmasının arkasındaki temel sorun olan Batı’dan kopma sürecinin tersine çevrilip, AB reform sürecine dönülmesi, bu çerçevede siyasi tutsakların serbest bırakılması gerektiğini düşünüyorum. AİHM ve AYM kararlarına rağmen hukuksuzca rehin tutulan bir Cumhurbaşkanı adayının seçim yarışına hapisten girdiği bir ülkeye pek kimsenin güveneceğini sanmıyorum. Ekonominin maliye politikaları ile istikrara kavuşuturulması, Türkiye’deki firmaların yüksek kar yapacaklarına dair beklentileri yaratması ile borsaya akışları tetikleyeceğinden faiz artırmadan yabancı portföy yatırımlarını cezbedecektir. Eğer ille de faiz artışıyla döviz akışı çekilmek isteniyorsa, yabancı portföy yatırımlarının geleceği bir diğer finansal enstrüman olan tahvillerin faizleri de, Hazine’nin fazla tahvil ihraç etmesiyle (tahvil miktarının artması fiyatını düşüreceğinden) yükseltilebilir. Böylece firmaları iflasa sürükleyecek kredi faizi artışını da beraberinde getirecek olan politika faizi artırılmamış olur. Ama Mart 2022’de tahvil faizlerinin %26 olmasına rağmen dövizin gelmediğini de hatırda tutmakta fayda var.

Daha kritik olan husus ise, tahvil faizlerinin, faiz artışının duracağı beklentisiyle yabancı portföy yatırımlarını cezbettiğidir. Eğer faiz artırımı devam ederse, şimdi alınan tahvilin fiyatı düşeceğinden tahvil alınmaz. Keza ABD'de Mart ayında olduğu gibi tahvil faizlerini de yukarı çeken politika faizi artışları bilançolarında bolca tahvil bulunduran bankaların bilançolarını sarsmıştı. Bu risk, borsaya yatırımların da önünü keser.

Özetle, Fatih Bey'in sorularına cevaplarımızı zaten çok önceden yazmıştık. Bütçe açığı için hem para arzını artırıp enflasyon yaratır, hem de para arzını azaltıp faizleri artırır diyenlerin, onca deneyime rağmen hala kamu harcamasının vergiyle finanse edildiğini sananların, dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir zaman bütçe açığının kamu borcuna denk olmamasına rağmen kamu borcunun bütçe açığını finanse ettiğini sananların, “MB para arzını dışsal olarak belirler, faiz piyasada içsel olarak belirlenir” diyip MB’dan para arzını kısmalarını değil faizleri artırmasını talep edenlerin, 1 yıldır bir çok ülkede enflasyonla birlikte işsizliğin düşmesine rağmen hala işsizliği artırmayı önerenlerin, biz post-Keynesyenlerden önce kendilerine sormaları gereken çok soru var. Ama biz tüm sorularına yanıt vermeye her zaman açığız. Onlardan aynı tavrı beklemek de hakkımız.



[1] Örneğin İktisat ve Toplum dergisi geçtiğimiz aylarda “Heterodoks İktisat” başlığı ile bir sayı yayınladı. Fakat içinde ne bir heterodoks makroiktisatçı yazar vardı, ne de heterodoks makroiktisadin anaakımdan nerelerde ayrıldığını, temel olarak ne iddia ettiğini anlatan bir makale vardı. Üstelik tartışmaya taraf olan muhataplarla konunun ele alınmaması da ayrı bir problemli tutum olarak kayda geçebilir.