22 Aralık 2023 Cuma

Enflasyon hedeflemesi aslında ne işe yarıyor? Finansallaşmaya ve tekelleşmeye yarıyor

Resmi olarak 1990 yılında Yeni Zelanda Merkez Bankası'nın başladığı enflasyon hedeflemesini, aslında 1970lerin sonunda Fed başkanı Paul Volcker’in o dönem çok yüksek artan enflasyona karşı sert ve agresif faiz artışlarıyla karşılık verdiği politikalarına kadar götürmek mümkün. Yeni Zelanda'dan sonra Kanada, İngiltere ve ABD merkez bankalarının ardından enflasyon hedeflemesi birçok ülkede uygulanan bir politikaya döndü. Türkiye ise 2001 krizi sonrası uygulanan reformlar çerçevesinde enflasyon hedeflemesini resmi olarak uygulamaya başladı.

İlginç olan, dünyada hiçbir merkez bankasının ve bu uygulamayı savunan hiçbir anaakım iktisatçının hedef seçilen enflasyon oranının neden hedef seçildiğini açıklayan ampirik bir bilimsel çalışması yok. Sevgili arkadaşım Prof. Louis-Philippe Rochon, yukarıda saydığım önde gelen merkez bankalarının arşivlerini karıştırıp neden %2’nin hedef seçildiğini temellendiren bir ampirik çalışma aradı ama bulamadı. Ben de bunun üzerine twitter'da eski Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası başkanlığı, başkan yardımcılığı, baş ekonomistliği, Para Politikası Kurulu üyeliği yapmış önde gelen iktisatçıları etiketleyip “neden %5’in hedef seçildiğini açıklayan bir çalışmaları var mı?” diye sorduğumda, herhangi bir cevap alamadım. İlginç değil mi? Bir hedef enflasyon oranı seçiyorsunuz, bunu tüm dünyaya dayatıyorsunuz ama o hedef oranı neden seçtiğinizi temellendiren bir çalışmanız yok.

Peki bu enflasyon hedeflemesi hangi teorik çerçeveye dayanıyor, aslında neyi hedefliyor ve başarılı oluyor mu?

Merkez bankalarının enflasyon hedeflemelelerinin teorik dayanağı, enflasyonun temel olarak talep kaynaklı olduğu iddiasıdır. Talep kaynaklı enflasyonu indirmenin yolu da elbette işsizliği artırarak, maaşları baskılayarak talebi düşürmektir.

Faizi, tasarruf arzı ile kredi talebinin kesiştiği yerde belirlendiğini sandıkları doğal faiz oranının üzerine; işsizliği de emek talebi ile emek arzının kesiştiği yerde belirlendiğini sandıkları doğal işsizlik oranının üzerine çıkarmak üzerine kurulu enflasyon hedeflemesi. Ne var ki, ne doğal faiz oranı, ne de doğal işsizlik oranı diye bir mefhum var. (Bu konuyu daha önce bu yazımda irdelemiştim.) Dahası, enflasyon temel olarak talep değil, arz kaynaklıdır. Talebin sebep olabileceği enflasyon ise önemsenmeyecek kadar düşük bir enflasyon düzeyidir, zira talebin asıl kaynağı olan ücretlerin artışı üretim ve verimlilik artışını tetiklediği ölçüde enflasyonu baskılar. 1979-2019 arası ABD'de enflasyon çok düşükken emek maliyetlerinin enflasona katkısı %62 kadar. Ama 2020 sonrası yüksek olan enflasyona katkısıysa 8%.



Eğer tedarik sorunları yoksa, ve söz konusu ürünler stoklanabilen ve hemen yeniden üretilebilen ürünlerse, atıl kapasite varsa, arz talebi takip eder. Talep artışına, fiyat artışından ziyade üretim artışı ile karşılık verilir- tabii piyasa yeterince rekabetçi ise. Fakat arz kısıtı ve tedarik sorunları varsa, arz talebi takip edemez. Pandemi sonrası enflasyonun temel sebebi bu idi. Anaakımcılar talep ile enflasyonun düzeyine bakıp "aha, talep enflasyonun üzerinde, o zaman talep baskılanmalı" gibi basit ve ezberci bir yaklaşıma girdiler. Oysa talebin enflasyonun üzerinde olması, talebin artmış olmasından değil, arzın düşmüş ve artırılamıyor olmasından kaynaklı idi.

Böyle bir enflasyonun çaresi de, talebi düşürmek değil arzı artırmak, tedarik sorunlarını çözmek idi. Nitekim, 2022 Ekim'inden sonra tüm dünyada düşen enflasyon, faiz artışları sayesinde değil, tedarik sorunlarının hafiflemesiyle düştü (Bkz. Grafik 1). Zira faiz artışlarıyla ne işsizlik arttı (aksine enflasyon düşerken işsizlik de düştü), ne de kredi talebi düştü (aksine enflasyon nedeniyle arttı, bkz. Grafik 2), ne tasarruflar arttı- hatta düşş, ne de tüketim harcamaları düş (bkz Grafik 3). Bu durumda, düşen enflasyonu faiz artışlarına ve merkez bankalarının başarısına atfetmek, entelektüel açıdan tutarsızlık örneğidir.

 

Grafik 1: Küresel tedarik baskı endeksi

Grafik 2: Özel sektöre verilen kredi



Grafik 3: Bireysel tasarruf oran
ı ve tüketim harcamaları

Öte yandan, alt ve üst gelir gruplarının tüketim harcamaları ve tasarrufları, (reel) faize duyarlı değildir; tasarruf temel olarak gelir düzeyinin bir fonksiyonudur. O nedenle, enflasyonun düşmemesini negatif reel faize bağlamanın hiçbir temeli yoktur. Zaten Ekim 2022’de dünyada enflasyon düşmeye başlarken birçok ülkede reel faizler negatif idi, Haziran 2023’te pozitife döndü. ABD'de mevduat faizleri %0.5'nin üzerine çıkmadı, reel mevduat faizleri hep negatif idi. Enflasyonun düştüğü Japonya’da nominal faizler hep negatif idi. Üst gelir grubu, en az enflasyon kadar artan cari geliri içinden tüketim harcamasını yapar, tasarrufları içinden değil. Alt gelir grubu ise tasarruf edebilecek kadar geliri yoktur ve tüketim harcamasının büyük kısmını gıda, barınma, elektrik-su-doğalgaz gibi enflasyonist olan temel ihtiyaçları teşkil eder. İleride beyaz eşya, mobilya gibi dayanıklı mal satın alabilmek için tasarruf eden orta-sınıf ise eridi. Daha önemlisi, gelir düzeyi arttıkça talep gıda gibi dayanıksız ve stoklanamaz ürünlere değil, stoklanabildikleri için talep artışı üretim artışı ile karşılanan dayanıklı mallara akar. Talep düşüşünün enflasyonu düşürebilmesi için, talebi düştüğünde üretimi değil fiyatı düşürülen dayanıklı mallardaki fiyat düşüş oranının, gıda gibi dayanıksız mallardaki fiyat artış oranının üzerine çıkması lazım. Bu ise geçici ve nadir bir durumdur çünkü süreklileşen bir talep ve gelir düşüşü, yoksulluğu ve işsizliği yeterli düzeyde artırdıkça tüketim sepeti içinde gıdanın payını artıracağı gibi, dayanıklı mallarda birim maliyeti artıracak olan üretim daralmasını da tetikleyecektir.

Keza, örneğin ürününüzü 10$'a satın alan 10 kişi var. Hasılatınız, 100$. Müşterilerinizden ikisi işini kaybetti ve sadece 7$ ödeyebiliyorlar. Kalan 8 kişi 12$'a satın almaya hazır. Fiyatınızı 7$'a mı düşürürsünüz yoksa 12$'a mı yükseltirsiniz? Böyle talep esnekliğinin düşük olduğu ve tekelci piyasanın olduğu bir durumda, artan işsizlik, enflasyonu artırır.

Anaakımcılar para arzı ile enflasyon arasındaki ilişkinin yönünü karıştırdıkları gibi, neyin talep neyin arz yönlü olduğunu da karıştırıyorlar. Yatırım talep tarafından, fiyatlar arz faktörleri tarafından belirlenirken; yatırımın arz faktörleri, fiyatların da talep tarafından belirlendiğini sanıyorlar. Beklentiler yatırım kararlarını belirlerken, fiyatların beklentiler tarafından belirlendiğini sanıyorlar. Firmalar kaç mal satacaklarını bilemezlerken fiyatlarını da 'bilinemez' yapamazlar. Bizzat Fed’in kendi çalışması, beklentilerin fiyatlama kararları üzerinde etkili olmadığını gösteriyor. Fiyatların temel belirleyenleri; sektördeki rekabet düzeyi, ürünlere olan talebin fiyat esnekliği, birim maliyeti belirleyen üretim düzeyi ve aramalı, hammadde, enerji gibi girdilerin fiyatlarıdır. Beklentilerin fiyatlarını belirlediğini iddia etmek, ya da "fiyatlama davranışları bozuldu" demek, büyük firmaların birim maliyetlerinin üzerine koydukları yüksek kar-payı (markup) fiyatlamasını gizlemeye yarar. Dahası, bu beklenti anketine yanıt verenler, sadece dördü reel sektörden olmak üzere hepi topu 40 kişi. Bu 40 kişinin beklentilerinin piyasadaki tonlarca ürünün fiyatını belirlediğini iddia etmek, ne bilimsel ne de ahlaki ölçütlerle bağdaşır.

Enflasyon hedeflemesinin uygulandığı dönemde dünyada enflasyon düştü fakat öncelikle bu ucuz üretimin yığıldığı Çin ve çevresindeki ülkeler sayesinde oldu. Çin'de patlak veren pandemi ile bu küresel üretim zincirinin kırılması sonrasında enflasyonun nüksetmesi de bunun kanıtıdır. Diğer kanıtı ise, enflasyon hedeflemesi uygulamayan ülkelerde de enflasyonun düşmüş olmasıdır.

Yani hem 1990 sonrasında hem de pandemi sonrasında enflasyonun düşmesinde merkez bankaları rol çalıyorlar. Sıkça dillendirdikleri 'gecikme etkisi' sözü de bu gerçeği yamultan bir manipülasyondur çünkü fiyatlama kararı, yatırım kararı gibi uzun erimli bir karar değildir. Merkez bankalarının yönettiklerini söyledikleri enflasyon beklentilerinin değişimi 1-2 yıl almaz.

Peki, enflasyon hedeflemesi aslında enflasyonu yönetemiyorsa niye uygulanıyor?

Enflasyon hedeflemesi uygulandığından beri dünya ekonomisinde temel olarak ne olduysa, ona hizmet ediyor: Tekelleşme ve finansallaşma.

Bu mevzuyu ayrıntılı olarak bu yazımda tartışmıştım. Yeniden özetleyecek olursam: Hem artan tekelleşme, yarattığı maaş eşitsizliği ile finanşallaşmayı güdülemekte, hem de finansal yatırımcılar, o anaakım iktisatçılarca çok önem verilen ve övülen merkez bankalarının sözlü yönlendirmelerine (forward guidance) ve faiz kararlarına dair beklentilerine binaen finansal varlıklardaki pozisyonlarını güncelliyorlar, yani spekülasyon yapıyorlar. O PPK karar metinlerinde hedef kitle, öyle iddia edildiği gibi tüketim mallarının fiyatlarını belirleyen üretici firmalar değil, finansal sermayedir: Merkez bankaları “Faizi artıracağım, indireceğim, yavaş artıracağım” imalarıyla finansal sermayenin tahvil, hisse gibi finansal varlıkların gelecekteki fiyatlarına dair spekülasyonlarla finansal kar yapmaları hedefleniyor. Eğer faiz sabitlenseydi, ve enflasyonla mücadele çok daha etkili olan maliye politikasıyla yürütülseydi, finansal varlık fiyatları ve onlara dair spekülasyonlar da bu kadar çok oynamayacak, finansal kar imkanları daralacaktır.

Faizleri çok sert artırmak bilançosu kırılgan olan, borç-gelir oranı yüksek olan firmaları iflasa sürükleyerek piyasadaki yoğunlaşmayı (tekelleşmeyi) artırırken; faizleri çok düşük tutmak da gerekli regülasyonlar olmadığında ‘spekülatif borçlanma’ sayesinde artan hisse fiyat artışlarının  tetiklediği agresif ele geçirmeler (takeover) ve şirket birleşmeleri yoluyla tekelleşmeyi artırıyor.

Şimdi Mayıs 2023’teki seçimden sonra göreve gelen ortodoks (anaakım) kadro, hem ‘enflasyonu düşüreceğim’ adı altında 6 ay gibi kısa bir sürede faizleri 4 katına çıkardı hem de ‘rezerv biriktiriyorum’ adı altında kuru neredeyse 2 katına çıkardı. (İlginçtir ki, enflasyon ve enflasyonun en önemli belirleyicisi dedikleri beklentiler azalmadı, arttı.) Peki bu durum en çok kimin çıkarına? Tabii ki, gelmeleri için takla attıkları, Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan’a bir telefonla ulaşabilen yabancı finansal sermayeye ve finanstan da beslenen tekel konumundaki yerli büyük sermayeye. Faiz zirve yaptıkça tahvil ve hisse fiyatları dip yapacak. Kur yükseldikçe TL de ucuzlayacak. MB seneye faiz indirmeye başladığında tahvil fiyatları artmaya başlayacak. Yabancı çıkarken hem  fiyatı artmış tahvil fiyatından hem de kurdan (sattığında değerlenmiş olan TL’den) kar yapacak. Zaten o nedenle Haziran ayında Bank of America gelme şartı olarak kurun 25 TL’yi faizin de %40’i geçmesini şart koşmuştu. Şimdi bu koşullar sağlandığı için Türkiye hakkında olumlu rapor yazıyor ve son haftalarda gelmeye başladılar TCMB’nin faiz artırımında zirveye yaklaştığını ima etmesi üzerine. Mahfi Eğilmez gibi, bildikleri yanıldıklarına yetmeyen  anaakımcı duayenler de faiz artışlarının kuru düşüreceği iddialarındaki yanılgılarını yapısal reformlarla açıkladıklarını sanıyorlar. Biz ise en başından beri, küresel finans sermayesinin siz faiz artırdıkça size daha da faiz artıracaklarını, sizi kur-faiz sarmalına sokacaklarını yazıyorduk.

Özetle, iktisat teorileri ve iktisat politikaları, toplumdaki güç ve sınıf çatışmalarından azade değildir. Bunları kabullenmemiz gereken, nötr ve teknik mevzularmış gibi anlatan anaakım iktisatçılar, bu gerçeğin üzerini örtme işlevi görüyorlar ve o nedenle egemenlerin medyasında muteber, duayen olarak pazarlanıyorlar. Merkez Bankacılığı, nötr ve tüm toplumun çıkarlarını gözetiyorsa, neden Para Politikası Kurulları’nda bir tane bile sendika temsilcisi yok? Neden MB başkanları işveren örgütleriyle ve finans çevreleriyle görüşürlerken sendikalarla görüşmezler?

15 Aralık 2023 Cuma

 Anaakım iktisat Almanya’yı da mahvediyor: Bütçe krizi

Almanya gündemini takip ediyor musunuz?

Son aylarda Anayasa Mahkemesi’nin hükümetin bütçesini kilitleyen kararı ve bütçe krizi tartışılıyor. 2011’de Anayasa’ya koyulan Anayasa’nın 109’uncu maddesine göre, ‘borç freni’ gereği, hükümet en fazla GSYİH’nın yüzde 0.35’i kadar yeni borç yapabilir. Savaş, salgın, doğal afet gibi olağanüstü zamanlarda bu kısıt esnetilebiliyor.

Anamuhalefet Partisi CDU’nun lideri  Friedrich Merz; FDP, SPD ve Yeşiller’den müteşekkil olan hükümetin Covid-19 salgınıyla mücadeleye ayırdığı ama harcamadığı 60 milyar Euro kadar özel bütçenin, başta iklim değişikliğine karşı başka alanlarda kullanılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi başvuruyu doğru bulunca bütçe kilitlendi ve Maliye Bakanı Christian Lindner, bütçede gelecek yıl için hedeflenen tüm harcama taahhütlerinin geçici olarak dondurulduğunu duyurdu.

15 Aralık’ta Federal Meclis, borç freninin askıya alındığı 2023 ek bütçesini, borçlanma sınırını 44,8 milyar Euro aşarak onayladı. Askıya almanın temellendirmesi ise, Ukrayna’ya yönelik acil yardıma dayandırıldı. Fakat Ukrayna Savaşı sonrası artan enerji fiyatlarının son kullanıcılara, hanehalklarına yansıtılmasını düşürmek için şimdiye değin yapılan sübvansiyonların ve işsizlik maaşı vd. başka sosyal harcamaların azaltılması gündemde ve hükümetin neoliberal ortağı FDP tarafından da talep ediliyor.

Oysa FDP’li Maliye Bakanı Lindner, 30 Ağustos 2023’te kurumlar vergisini düşürmeyi önerdikten 6 gün sonra bütçe açığının artacağı temellendirmesiyle sosyal harcamaları kısmayı, kemer sıkmayı önerdi. Bu çelişkili tavır, neoliberal anaakımcıların zeka ve ahlak düzeylerine dair önemli bir örnek teşkil ediyor.

Anaakım bir iktisatçı olan Prof. Dr. Christian Kastrop’un fikir babalarından olduğu ‘borç freni’, kamu harcamasının, öncesinde toplanan vergi ve kamu borcu ile finanse edildiği varsayımına dayanıyor.

Ne borç frenini savunanlar ve akledenler, ne hükümet, ne de kamuoyunda bunu tartışanlar, şu soruları soruyorlar kendilerine:

1-      Madem kamu harcaması, vergi ve borçla finanse ediliyor, Almanya neden bütçe fazlası verdiği 2013-2019 yıllarında (Grafik 1) borçlandı (Grafik 3)? Üstelik, borçlanmanın GSYİH’ya oranı, bütçe açığı verdiği dönemlerdekine nazaran daha yüksekti.

2-     Tahvil faizleri neden bütçe açığının zirve yaptığı 2021’de artmadı da, Avrupa Merkez Bankası’nın 2022 ortasında politika faizini artırmasını bekledi? (Grafik 2) Nihayetinde bütçe açığı artınca faizlerin artması gerekiyordu teoriye göre?

3-             Almanya bütçe fazlası verirken bu yıllarda, aynı dönemde bütçe açığı veren Fransa ile tahvil faizleri ve kamu borcu, hemen hemen aynı düzeylerde idi ve aynı güzergahı izlediler. (Grafik 2) Neden?

4-       2019 yılı toplam vergi geliri 790 milyar olan Almanya, 2020’nin Mart ayında Corona ile mücadele için 750 milyar Euro tutarında bir destek paketini meclisten geçirdi. Bunun için diğer harcama kalemleri kısılmadı, öncesinde veya sonrasında vergiler artırılmadı, extradan önceki yıllara nazaran daha büyük bir borçlanmaya gidilmedi (Grafik 4). 2022 ortasına kadar enflasyon da, faizler de nüksetmedi (Grafik 2). Neden?

5-        Kamu borcunun gelecek nesillere, yükselen kamu borcunu ödemek için artacak olan vergiler nedeniyle  yük olduğunu söylüyorlar. Ama son 40 yılda kamu borcu artarken vergi oranları indirildi. Sadece Almanya'da da değil. (Grafik 5) Neden?

6-        Peki bugün ihraç edilen 30 yıllık tahvil, vadesi geldiğinde kime ödenecek? Bugün 5 yasında olan çocuğa. Yük mü bu durumda? Öte yandan, devletler kamu borçlarını ödemezler, vadesi gelen tahvili ödemek için yeni tahvil ihraç ederler. Bu durumda vergi artırmaya gerek var mı borcu ödemek için?

Anaakım iktisatçıların, bu basit soruları kendilerine soracak ve cevaplayacak entelektüel cesaretleri ve tutarlılıkları zayıftır. Çünkü bu sorular ve cevapları, topluma yoksulluk ve kemer sıkma dayattıkları teorilerini kökten sarsar.

O nedenle, Hazine'nin, Hazine'nin bankası olarak Merkez Bankası aracılığıyla harcadığı anda para yarattığını; kamu borcunun (yani tahvil ihracının) amacının bütçe açığını finanse etmek değil aslında faizleri yönetmek olduğunu; verginin amacının kamu harcamalarını finanse etmek değil, yeniden bölüşüm, bazı davranışları yönlendirmek ve parayı 'para kılmak', para birimine toplumsal kabul sağlamak olduğunu gizlemek zorundadırlar.

Kendi parasını basan bir entite olarak devletin batacağı yalanına kamuoyunu ikna etmeseler; işsizliği artırmayı, maaşları baskılamayı, piyasa yoğunlaşmasını (tekelleşmeyi) yüksek tutmayı, kısacası yoksulluğu meşrulaştırmaktan da mahrum kalırlar.

Özetle, 2021 seçimleri sonrasında Yeşiller’in ve SPD’nin koalisyon kurma şantajıyla FDP tarafından daha da sağa çekilmesi ve SPD’nin seçim vaatlerini sahiplendiği için zaten oyları düşmüş olan Die Linke’nin geçen ay 10 vekilinin partiden ayrılmasıyla Meclis’te grup olma avantajlarını yitirmesiyle, Sol’un iyice zayıfladığı; AfD gibi ırkçı, yabancı düşmanı bir partinin anketlerde oldukça yüksek göründüğü, tamamiyle sağın egemenliğine geçmiş Almanya’yı parlak günler beklemiyor. Alman sosyal demokratları, yine korkaklıklarıyla ve garanticilikleriyle yeni karanlık maceralara kapı aralıyorlar.

Sol partilerin iktisat ve bütçe anlayışlarının sağın bu uyduruk, gerçekle alakası olmayan neoliberal teorilerine boyun eğmiş olmasının büyük payı var bu gelecek karanlık günlerde. Talep kaynaklı olmayan, arz kısıntılarından kaynaklı enflasyonu baskılamak bahanesiyle temellendirilen  faiz artışları ve kamu harcamalarındaki kesintiler, yüksek düzeyde iflasları ve dolayısıyla işsizliği tetikliyor; Almanya ekonomisini resesyona sürüklüyor. 1933’te Weimar Cumhuriyeti’nde ve diğer ülkelerde olduğu gibi, kemer sıkma politikaları aşırı-sağı güçlendiriyor. Bu uyduruk ‘borç freni’ yönündeki Anasaya Mahkemesi kararı ile bütçenin kilitlenmesi ve onun getireceği kesintiler, süreci daha da kötüleştirecek.

 



Grafik 1: Almanya ve Fransa’nın 2013 sonrası bütçe/GSYİH oranları. Kaynak: tradingeconomics.com



 

Grafik 2: 2013 sonrası Almanya ve Fransa’nın 10 yıllık tahvil faizleri. Kaynak: tradingeconomics.com




 

 Grafik 3: Almanya ve Fransa’nın 2013 sonrası kamu borçları. Kaynak: tradingeconomics.com

 

 


Grafik 4: Almanya’nın kamu borcu/GSYİH oranı. Kaynak: tradingeconomics.com



Grafik 5: Almanya, vergi oranı ve kamu borcu/GSYİH oranı. Kaynak: tradingeconomics.com